KTÖB-TR
NEWSLETTER
Kara delikler ve fizik
George Orwell eser incelemesi
Pera Palace gizemi ve Agatha Christie
June 2024, Issue 2 of the Ktob-Tr Newsletter
Dubai’nin
Yükselişi
(Sayfa 17)
KTÖB-TR
Dergiyi paylaşmak
için bu qr kodu
kullanabilirsiniz!!
Ktöb-tr Ankara
WhatsApp Grubu
Üyelik Formu
Ktöb-tr İstanbul
WhatsApp Grubu
Toplumlar hak ettikleri gibi yaşar. Bunu ise
genelde sağlayan toplumsal kodlardır. Toplumsal
kodlar, toplumların nasıl yaşayacaklarını
planlayan algısal bir eşiktir. Bu eşik aşıldığında
ise devrim veya değişim dediğimiz olgu meydana
gelir. Günlük pratikler ve her gün tekrar eden
olgular, ne kadar rahatsız edici olursa olsun
benimsenir ve uzun da bir süre tekrarlanırsa bu
olaylar döngüleşir. İşte o zaman bu yaşayış şekli
kaderleşir. Kaçınılmazlaşır…Toplumlar hak
ettiklerini yaşar. Bu kaçınılmazlığa esirdirler fakat
mutlak derecede mecbur değildirler. Kaderimizde
iradelerimizin belirgin bir hissesi var.
Farklı düşünmeye başlayalım…Bizler Kıbrıs Türk
toplumu olarak zihinlerimize yerleşen bazı
kodlardan muzdaribiz. Bu bahsettiğim noksanlık
soyut bir dört duvardır. Kolay kolay bizden
başkası çıkaramaz bizi kalabalık tutsaklıktan.
Çünkü herkes bir birinin gardiyanı.
Her gün daha da bağlandığımız “öğrenilmiş
çaresizlik” algısı sıkışşlıktan çıkış arayanların
labirenti. Sonu olmayan bir girdaba hapsedilmişler
olarak kurtuluş yollarını perdeleyen bu labirentten
de çıkmak bize bağlı. Çaresizliğin konforu,
kurtuluşu bir başkasından beklemenin
sorumsuzluğu ve pekiştirilen toplumsal normlara
gün geçtikçe duyulan bağlılık “bir ihtimal daha
var, bir yolu daha olmalı” diyenlere ördüğümüz
dört duvar.
Ben eksikliğimizi görev dağılımı yapmamış,
fonksiyonelleşmemiş toplumsal modelimizde
görüyorum. Bu eksenle toplumsal bir perspektif
yaratılmalı. Güçlü bir aidiyet. Sağlıklı bir toplu
yaşayış, başarılı bir ortak mücadele pratiği.
İhtiyacımız olan budur. Kendi bireyselliğimizi ve
kendi umumiyetimizi yeniden düzenlemeliyiz. İki
kavrama da dengeli ve barışçıl sınırlar çizerek
buna ulaşılabilir. Bazen kalabalığa “çoğunluğa ”
bazen de kendi tek taraflılığımıza sınırlar
koymalıyız.
Farklılıklar içinde birliğe ulaşarak gerçek bir
ulusal bilinç yaratmalıyız .Kendi toplumsal
değerler sistemimizi kurmaktan bahsediyorum.
Ortak hareket edebilme yeteneğimizi geliştirerek
anca başarılı olabiliriz. Örgütlenme yeteneğimizi
ve uzlaşı kültürümüzü bugün gözden geçirelim.
Soralım kendimize.
Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Benhak Arsal
Dernek Ekibinden Mesaj
KTÖB-TR Newsletter Haziran
sayısı ile yeniden sizlerle!
Geçtiğimiz Kasım ayında olduğu
gibi bu kez de merak uyandıran ve size yeni bilgiler
katmayı amaçlayan birçok makale hazırladık. Dernek
ekibi olarak hem bu derginin hazırlık sürecinde hem
de diğer aktivitelerde üyelerimizle bir araya gelmeye
devam ediyoruz. Kış ve bahar dönemlerinde
Türkiye’de, yazın gelmesiyle de Kıbrıs’ta yapılacak
olan farklı alanlardaki girişimler ile öğrencilerin
sesini farklı platformlarda dile getirmeye devam
ediyoruz…
Derginin bu sayısında, geçtiğimiz sayıda olduğu gibi
farklı farklı alanlardan kafa karıştırıcı olmayacak
düzeyde ancak ilgi çekici yazılar ve makaleler
bulunuyor. Ancak bu sayımıza bazı yenilikler de
ekledik! Örneğin “Kısa Kısa Kültür” bölümünün
hemen ardından Kıbrıs mutfağından birkaç tarif ile
dergiye yerel bir dokunuş katmayı amaçladık. Ayrıca
sayfa 19-22 arasında 2 farklı kitap incelemesi ekledik.
Bu bölümü de yaz aylarında kitap okumak için daha
fazla vaktimiz olduğunu düşünerek hazırladık.
İncelemelerini okuduğunuz kitaplardan ilginizi
çekenleri alıp okuyup, siz de görüşlerinizi bizlere
bildirebilirsiniz!
Geçtiğimiz sayı ile bu sayı arasındaki bir başka
yenilik ise, geçtiğimiz sayıda Türkiye şehirlerinde
çekilmiş olan bazı görsellere yer vermiştik. Yazın
gelmesiyle çoğu öğrencinin adaya döneceğini göz
önünde bulundurup dergimizde de Adamızdan bazı
fotoğraflara yer vermeyi tercih ettik…
Burada bahsettiğim yeni bölümler, geçtiğimiz
sayıda bulunan bölümlerde yazılmış yep yeni
makaleler ve daha birçoğu Haziran sayımızda
sizleri bekliyor. Umarım okurken hem eğlenip hem
de sizlere bişeyler kattığını hissedersiniz. İyi
eğlenceler!!
Editörün Notu
Yönetim Kurulu Başkanının
Mesajı
İçerikler
Evrenin Kanun Kaçakları
sayfa 9
Kara delikler geçmişten günümüze hep
bir bilinmezi temsil etmişlerdir. Onlara
yakından bakıp evrendeki yerlerini
inceliyoruz…
Necdet Yulaf’ın kaleminden
inceliyoruz…
Pera Palace ve Agatha Christie
sayfa 31
Pera Palace’in günümüze dek
çözülemeyen gizemi ve Agatha Christie
ile olan ilişkisi…
Yağmur Ergör’ün kaleminden
öğreniyoruz…
Kitap İncelemesi (Ruth)
sayfa 21
Lou Andreas-Salomé yapıtlarında kendi
deneyimlerinden yola çıkarak, geleneğin
kısıtladığı, yetişkinliğe adım atmaya
hazırlanan genç kızları anlatmıştır. Bu kadın
hikâyeleri arasında kilit önem taşıyan Ruth,
yazarın sağğında en çok ilgi çeken
yapıtıdır.
İnceleyen-yazan Derinsu Dağ
Dubai Nasıl Kalkındı,
sayfa 17
1930’larda komşu emirlik Abu Dhabi’de petrol
keşfedildi fakat küçük balıkçı kasabası Dubai için
durum farklıydı.
Araştıran-yazan Hüseyin Arsal…
17
21. Yüzyıl Salgını,
sayfa 25
Depresyon ve anksiyete, günümüzde milyonlarca
insanın karşılaşğı yaygın zihinsel sağlık sorunlarıdır.
Yapılan çalışmalar farkındalık ve desteğin önemini
bizlere göstermiştir
Onan Aktuğ’un araştırmaları
doğrultusunda tartışıyoruz…
25
Ve daha niceleri…
Beslenme Tipleri,
sayfa 23
Her birey kendi sağğını olumlu yönde sürdürebilmek
ve vücudunun duyduğu enerji ihtiyacını karşılamak
için beslenmelidir. Farklı beslenme tiplerini bilmek,
doğru tercih yapabilmek için gereklidir.
Selis Çerkez’in kaleminden öğreniyoruz…
23
Şiirleriyle Ahmet Haşim
O geceyi severdi. Aydınlıktan çekinirdi. Kusurları örten geceye sığınmıştı.
Aynalardan kaçınır, gizeme sığınırdı. Şiirlerinde gece ve gündüzün
buluştuğu şafak vakitlerini betimler çaresizlik hissinin tercümanlığını
yapardı. O sanatı sanat ile arayan bir şairdi. Ahmet Haşim.
Ahmet Haşim, babasının Arap vilayetlerinde sürdürdüğü memurluk görevi
nedeniyle ilk öğretimine farklı şehirlerde devam etti.
Annesini 8 yaşındayken kaybeden Ahmet Haşim bu kaybın hissiyatını
şiirlerinde hep taze tutmuştur. Şiirlerinin sarı ve kızıl tonları ile bezeli
oluşunun arka planda annesinin hastalığı vardır. Hayatı annesinin
ölümünden sonra anlamsızlaştı. İstanbul’da yatılı okulda okurken çok
zorlandı. Türkçesi zayıftı. Okulda Arap Haşim olarak biliniyordu. Şivesi
okulda alay konusuydu. İstanbul’a gelişi ile hayatı daha da kötüye gitti.
Ağır bir melankoli ve içe dönüş yaşadı. Hep yalnızdı. Kusurlu ve noksandı.
Bu ağır duygusal baskı onun şiirinin temeliydi.
Bu yıllarda Fransız şiiri ve sembolizm ile tanıştı. Sanat Ahmet Haşim için
lisanların en yücesiydi. Merdiven şiirinde dediği gibi ‘’Bu bir lisân-ı
hafîdir ki ruha dolmakta’
Ne akla ne de vicdana seslenir. O ızdırap içindeki ruhların tercümanıdır.
Fakat bu gizli bir dille anlatılmak suretiyle o hissi yaşayanının anlayacağı
bir sesleniştir. Gizlenerek, saklanarak ve saklayarak…. O sembollerin
altında kusurlu bulduğu benliği, yalnızlığı ve annesinin acısı vardır.
Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi... sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân;
Gün doğdu yazık arkalarında!
Kısa Kısa Kültür
Room 8
James W. Griffiths'in yönettiği, 2013 yapımı bir kısa filmdir. Başrollerde Tom
Cullen ve Michael Gould yer alırken, IMDb'de 7.9 puan almıştır. Senaryosu
Oscar ödüllü Geoffrey Fletcher'a ait olan film, alegorik üslubuyla dikkat çeker.
Film, bir Rus hapishanesinde, paradoksal bir odada zihinsel bir infazı konu
alır. İnsan yaradılışı gereği kuralları esnetmeyi, felaketle sonuçlansa da yanlışı
seçmeyi tercih eder. Özgürlüğün bedeli ne olursa olsun, kendi üzerimizdeki
hakimiyetten vazgeçilmezdir. Bu davranışların ardında felsefi bir çıkmaz
bulunur.
Merakımız bizi yasakları aşmaya iter. Cennetteki yasak meyve gibi, yasak olan
her şey cazip gelir. Adem, cennetin hududunda cenneti aramıştı. Suç ve ceza
ikilemi ile örülü sonsuzluğa hapsedilmek cehennem değil midir? Hapishaneyi
yapan en kuvvetli duygu suçluluktur. Bu nedenle, kapatıldığımız hücrede bir
zincir de kendimize vururuz.
Kırmızı Pandora’yı açınca ne oldu? Tanrısal bir el odaya indi, ama bu el bizim
elimizdi. Kutuyu parçalamak veya küçük kutudan büyük kutuya kaçmak
mümkündü. Sonsuzluğa hapsedilmiştik ve bu en büyük çaresizlikti.
Aslında bir çıkış yok. Sorunları çözmek için bir denklem yok. Matematiksel
doğruların teorik bir yanılsama olduğu ve kaçınılmazın tam olarak
bilinemeyeceği bir düzenin diyalektiğine ve estetiğine esiriz. Bilinmez,
belirsiz, keskinlikleri olmayan bir evrendeyiz. Yanlışları doğrular ile
yanlışlamak gibi bir hataya düştük.
İhtimallerin belirsizliği ve matematiğin sonsuzluğu, kavramsal bir diyalektiğin
yanılgı olduğunu gösteriyor.
Macron’un AB Kehaneti
Geçtiğimiz Mayıs ayında the Economist dergisine kapsamlı bir
röportaj veren Emmanuel Macron’un söyledikleri Avrupa’nın
gündemine oturmuştu. Röportajda kullandığı “Avrupa Birliği
ölümsüz değil, sonu gelebilir” sözleri, dikkatleri üzerine çekmişti…
Macron, bu sözlerle tarihçi Marc Bloch’a atıfta bulunduğunu
söylüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’nın Almanlara yenik
şmesi üzerine Bloch, iki dünya savaşı arasında yaşamış olan
Fransız elitleri önlerindeki tehdidi görüp yüzleşmemekle suçlamıştı.
Günümüz Avrupa’sında yaşayan seçkinleri yine aynı rehavetle
suçlayan Macron, aynı duruma düşmemek için en acil şekilde
uyanmak gerektiğini vurguluyor…
Amerika ve Çin gibi güçlerin savunma sanayi için ayırdıkları
bütçelerinin yanında AB ülkelerinde ayrılan bütçelerin yetersizliği,
nükleer silahların yaygınlaşması ve Avrupa’nın sınırlarına kadar
dayanan Rusya tehdidi gibi faktörler de AB’nin birlik ve
bütünlüğünü riske atan faktörler. Tüm bunlar göz önünde
bulundurulduğunda, uzun zamandır süren huzur ortamının
bozulmaması için AB’nin acilen ortak adımlar atarak bağlarının
kuvvetlendirmesi gerekiyor…
Elektrikli Araç Sektöründe Bir Başka Fiyasko
Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin gözle görülür etkileri artmaya
başladıkça devletler bu soruna çözümler bulma arayışına giriyor. Çevreye
ciddi zarar veren etkenlerden birisi de fosil yakıtla çalışan araçlar. Devlet
politikaları gereği ilk olarak ‘Hybrid’ denilen hem fosil yakıt hem de
elektrik kullanan araçların üretimlerinin artması ardından geçtiğimiz 5-10
yıllık süreçte tamamen elektrik bazlı araçların da dikkat çekecek ölçüde
geliştiğini görüyoruz.
Geçmişten gelen köklü markalar hata yapmamak için elektrikli araç
sektörüne temkinli yaklaşsa da, Tesla gibi yenilikçi markalar tamamen
elektrikli araçlar üreterek ciddi bir pazar payını ele geçirmeyi
başarabiliyor…
Ancak maalesef elektrikli araç üretimine odaklanıp bu alanda çalışmalar
yürüten her markanın sonu Tesla kadar parlak olmayabiliyor. Örneğin
Fisker Auto adındaki Hybrid ve EV araç üretim şirketi geçtiğimiz günlerde
iflas ettiğini açıkladı. Şirket direktörü BMW ve Aston Martin gibi markalar
için yaptığı ikonik tasarımlar ile bilinen Henrik Fisker. İflas etmelerinde
birçok farklı faktörün etkisi olmuştur, ancak medya tarafından en çok
konuşulan faktör 19 milyon takipçiye sahip MKBHD (Marques Brownlee)
adlı Youtuber’ın Fisker Auto şirketinin Ocean adlı aracı için yaptığı
inceleme videosu oldu. Marques’in inceleme videosu için kullandığı başlık,
videoda bahsettiklerini özetler nitelikte:
Bu şimdiye kadar incelediğim en kötü araç”…
Geleneksel mutfagimizdan
tarifler
MOLEHİYA
Malzemeler:
o 100 gr kurutulmuş molehiya
o 500 gr iri kuşbaşı kuzu eti veya tavuk eti (isteğe göre etsiz de yapılabilir)
o 4 adet limon
o 2 adet iri soğan
o 4-6 diş sarımsak
o 4 adet domates
o Yarım su bardağı zeytinyağı
o İsteğe göre salça ve baharatlar (tuz, karabiber, kekik, kimyon)
Kurutulmuş molehiyalar öncelikle suda ıslatılır ve süzgeçte süzdürülür. Bu sırada kıyılmış soğan
ve sarımsakları zeytinyağında solduruyoruz. Ardından süzdürülmüş molehiyaları ekliyoruz.
Molehiyaları ekledikten sonra, isteğe göre salça ve rendelenmiş domatesleri ilave ederek
pişiriyoruz. Molehiyalar suyunu çekmeye yakın hale gelince, 4 adet limonun suyunu ve baharatları
ekliyoruz. İhtiyaca göre su da eklenebilir. Molehiya bir yandan pişerken, tavuk/ kırmızı etleri ayrı
bir tencerede pişiriyoruz. Sonrasında pişen tavuk/etleri ve molehiyayı düdüklü tencereye alıp
yaklaşık 1 saat kadar pişiriyoruz. Yemeğimiz piştikten sonra 10-15 dakika boyunca dinlendirip
turşu, pilav veya ekmekle servis edebiliriz. Afiyet olsun!
KIBRIS USULÜ SULU MUHALLEBİ
Malzemeler:
o 5 su bardağı su
o 5 yemek kaşığı mısır nişastası
o Gül suyu
Soğuk su ile nişastayı bir tencerede karıştırarak kısık ateşte pişiriyoruz. Muhallebi kıvamı
elde edince, bir tepsiye ince şekilde yayıyoruz. Ardından tepsiyi buzdolabında bir süre
soğumaya bırakıyoruz. Soğuduktan sonra muhallebiyi kare şeklinde bölüyoruz.
Böldüğümüz muhallebileri gül suyu, soğuk su ve buz ile birleştirerek servis ediyoruz.
İsteğe göre gül suyu yerine çiçek suyu da eklenebilir. Afiyet olsun!
GULLURİKYA
Malzemeler:
o 1 su bardağı un
o 1 çay bardağı sıvı yağ
o 2/3 su bardağı su
o Harnup pekmezi
Öncelikle yağ, su ve unu karıştırarak
yoğuruyoruz. İstenilen yumuşaklığa gelen
hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar
kopararak, avucumuzun içinde ip gibi
yuvarlıyoruz. İp gibi uzayan hamuru spiral
şeklinde etrafında dolayarak gullurikya şeklini
oluşturuyoruz. Ardından tencerede pekmez ve
suyu (1:1/2 su bardağı ölçüsünde) kaynatıyoruz.
Kaynayan pekmezli suya hazırladığımız
hamurları atıyoruz ve bu şekilde yaklaşık 15-20
dakika kaynatmaya devam ediyoruz. Pişirme
işlemi sonrasında gullurikyalarımızı tencereden
alıp servis ediyoruz. Afiyet olsun!
Evrenin Kanun Kaçakları
Necdet Yulaf, 26 Mayıs 2024
İnsanlar tarafından geliştirilen yasalar, özgürlük için bir çerçeve oluşturmaya çalışır.
İnsanlar, yasalara uydukları sürece özgürdürler. Bu yasalar insanları kontrol altında tutmaya
çalışsa da, bireylerin yasalara karşı çıkma şansı her zaman vardır. Bu, insan tarafından
oluşturulmuş basit yasalar için geçerlidir. Fizik yasaları ise karşı konulamazdır. Ya da öyle
mi? Ya size evren hakkında bildiğiniz çoğu şeyin yanlış olduğunu söylesem? Daha da ileri
gidip, bir kara deliğin içinde yaşadığımızı söylesem? Bana inanır mıydınız?”
Bir kara deliğin içinde olup
olmadığımızı anlamak için öncelikle bir kara
deliğin ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kara
deliğin basit bir tanımı şöyledir: "Kara delik,
ışığın bile kaçamayacağı derecede yerçekimi
oluşturan göksel cisimlerdir." Kara deliği
diğer gök cisimlerinden ayıran faktör,
yerçekimi etkisinin o kadar güçlü olmasıdır
ki, ışık bile ondan kaçamaz. Bu tanımı
kullanarak, bu sorunu niteliksel olarak ele alacağız. Ancak bunu yapmadan önce, kara deliğin
kütlesi ve yoğunluğu arasındaki ilişkiyi göstermek istiyorum. Bir sonraki paragraf, enerjinin
matematiksel bir incelemesi olacak. Hesaplamalar nispeten açık ve basit olmasına rağmen,
isteyen atlayıp bir sonraki paragraftan devam edebilir.
Görsel 1: Kara delik ve Olay Ufku
Bir kara deliği niceliksel olarak incelemeye çalışğımızda, "popüler bilim" seviyesinde
yapabileceğimiz fazla bir şey yoktur. Ancak kara deliklerin tanımı, bu incelemeyi nasıl
yapacağımıza dair bazı ipuçları verir. İlk olarak Kara deliklerle ilgili bilmemiz gereken şey
Olay Ufku kavramıdır. Olay Ufku, Kara delikten belirli bir uzaklıkta bulunan bir küredir.
Kara deliğe bu küreden daha yakın olan her şey kara deliğe düşmek zorundadır. Olay
ufkundan biraz daha uzakta ise sadece ışık kara deliğe düşmekten kurtulabilir. "Sadece ışık"
diyorum çünkü ışık, evrendeki en hızlı şeydir.
Şimdi bu bilgiyi kullanarak, bir uzay gemisinin kara deliğin olay ufkunda bulunduğunu
varsayalım. Uzay gemimiz mümkün olan en yüksek hızda hareket ediyorsa, o zaman ışık
hızında hareket ediyor demektir (basitlik adına bu durumu imkansız kılan bazı temel sorunları
göz ardı ediyoruz). Bu durumda, uzay gemisi ne kara delikten kaçabilir ne de içine düşebilir.
Öyleyse, uzay gemimizin kinetik enerjisi, kara delik sayesinde sahip olduğu potansiyel
enerjiye eşittir.
Görğümüz gibi, enerji ilişkisi bize
kara deliğimizin yoğunluğu için bir
denklem verir. Bu ilişki, kara deliğin
kütlesi arttıkça yoğunluğunun büyük
ölçüde azaldığını gösteriyor!
Hesaplamaları hallettiğimize göre, denklemimizi kullanarak kara delikler hakkında bilgi
edinelim. Örneğin, Güneş'imiz bir kara deliğe dönüşse, yoğunluğu metreküp başına bir Himalaya
Dağı kadar olurdu. Bu oldukça yüksek bir yoğunluk gibi görünüyor, tam da beklediğimiz gibi.
Kütleyi artırırsak ne olacağını görmek için Güneş'imizden daha büyük kütlelere ihtiyacımız var.
Eğer kara deliğimiz 4 milyon güneş kütlesinden oluşsaydı, yarıçapı Güneş Sistemi kadar olur ve
yoğunluğu hava kadar düşük olurdu! Bu, bir balonu şişirip Güneş Sistemi kadar büyük hale
getirirsek, bir kara delik yaratacağımız anlamına gelir!
Araştırmamızı evrenin ölçeğine genişletirsek ne olur? Evrenin toplam kütlesini alıp
Gözlemlenebilir Evren'in hacmine böldüğümüzde, metreküp başına yaklaşık 5 hidrojen atomu
yoğunluğuna ulaşıyoruz. Önceki denklemimizi kullanarak, bu yoğunluğun kara delik olmak için
fazlasıyla yeterli olduğunu görüyoruz; aslında, gözlemlenebilir evrenin 10 katı büyüklüğünde bir
kara delik olmak için dahi yeterli!!
Bu hesaplamaların tümü doğru olmasına rağmen, bir kara deliğin içinde yaşadığımız fikriyle
çelişen bir gözlem var: evrenin genişlemesi. Bir kara deliğin içinde olsaydık, her şeyin merkeze
doğru hareket etmesi gerekmez miydi? Gözlemimiz bunun tam tersini gösteriyor, evrendeki her şey
bizden uzaklaşıyor…
Bu seviyede, fiziğin sınırlarında olduğumuz için tartışabileceğimiz birçok teori tamamen
şünseldir ve herhangi bir veriyle desteklenmemektedir. Ancak bu, kötü bir şey olarak
görülmemelidir, çünkü düşünce deneyleri modern fiziğin birçok alanında esastır. En kabul görmüş
yerçekimi teorisi olan Genel Görelilik, benzer bir şekilde oluşturulmuştur. Ünlü fizikçimiz Albert
Einstein, ofisinde otururken aklına bir fikir gelir: "Bir kişi serbest düşüyorsa, kendi ağırlığını
hissedemez." Elbette, bu düşünceyi kapsamlı matematiksel hesaplamalar takip etti. Ama şimdilik,
sanırım bugünlük bu kadar fizik yeterli...
Kaynakça
Kurzgesagt, This Black Hole Could Be Bigger Than The Universe"
Modern Physics by Kenneth Krane, third edition, Chapter 15 Stellar Evolution and Black Holes"
Modern Physics by Kenneth Krane, third edition, Chapter 2 The Special Theory of Relativity
CRISPR-Cas9 Devrimi
Arda Tınazlı, 18 Haziran 2024
Giriş
CRISPR-Cas9. Pek çok bilim sever adını duymuşsa
bile hemen hemen herkesi kısmi bilinmezlikte
bırakan bu tuhaf görünümlü ‘şey’, insan evriminde
merkezi bir noktayı temsil ediyor. Kesin tedavileri
bulunmayan tek gen hastalıklarını geçmişin
karanlığında bırakmaya başlamış olan teknoloji,
insan varoluşunun her dinamiğini kökünden
değiştirme potansiyeline sahip. Bugün gen
teknolojilerinin yapabileceklerine karşı
duyduğumuz ilgi ve merak, gelmekte olan muazzam
devrimin ayak sesleri bile sayılmaz. Bilimin meşalesini nereye kadar götüreceğini
öngörmemiz imkansız fakat insan kültürünün nihai emeli olan bu meşaleyi söndürmek ya da
yaşatmak bir gün CRISPR-Cas9 ile başlayan gen mühendisliği devriminin ve bizlerin elinde
olacak.
Nasıl başladı?
Aslında insanoğlu pek çok sefer de olduğu gibi bu sistemin mucidi değil, kaşifi. Çünkü
aslında CRISPR-Cas9 milyonlarca yıllık bir evrimin sonucu. Canlı olanların ölüme karşı
verdiği savaşın ilk neferi olan bakterilerde virüslere karşı ortaya çıkmıştır. Virüs saldırısına
uğrayan bakteri, Cas1/2 proteinleri sayesinde virüs DNAsını kesip küçük parçalar halinde
kendi DNA’larına entegre ederler. Bunlara CRISPR dizileri denir. CRISPR’ın açılımı
‘Clustered Regularly Interspaced Short Palindromic Repeats’ yani ‘Düzenli Aralıklı Kısa
Palindromik Tekrarlar’dır. CRISPR dizileri sayesinde bakteriler geniş bir genetik arşiv
yaratırlar. Gelecekte aynı virüs yeniden saldırdığı zaman bu hafızadan yararlanılarak
hedeflenen virüs DNAsı Cas9 proteini ile kesilerek etkisiz hale getirilir.
Şekil 1: Elektron mikroskobundan DNA’nın doğrudan fotoğrafı
İşte Japon bilim insanı Yoshizumi Ishino ve ekip arkadaşları 1987
yılında meşhur E. coli bakterisinin iap genini klonlamayı denerken bu
dizileri ilk kez gözlemlemişlerdir. Fakat o zamanlar ne olduklarına
anlam verememiş ekip, dizileri literatüre katmak dışında
fonksiyonlarıyla ilgili bir sonuca varamamıştır. 2002 yılında Jansen’in
yürüttüğü çalışma Cas genlerinin, 2005 yılında ise Francisco
Mojica’nın araştırması CRISPR dizileri arasındaki eşsiz DNA
yapılarının bakterilere bir virüs türü olan bakteriyofajlardan geçtiğini
keşfetmiştir. Bu buluş sekansların görevlerinin ‘bağışıklık’ ile ilgili
olabileceği fikrini ilk kez doğurmuştur.
Şekil 2: Elektron mikroskopundan bakterioyfaj
virüsü
İlk bilimsel kanıtlar ise iki yıl sonra Horvath ve arkadaşları tarafından ortaya konmuştur.
Streptococcus thermophilus üzerine çalışan ekip, bakterinin CRISPR-Cas sistemi sayesinde kendi
CRISPR dizilerine bakteriyofaj DNA’ları ekleyerek virüse karşı direnç kazandığını göstermiştir.
2012 yılına geldiğimizde sistem ve parçaları
çoğunlukla tanımlanmış, Jeniffer Doudna ve
Emmanuelle Charpentier’in elinde her yöne ve şekle
dokunabilir bir kumaş kalmıştır. Onlarda bu fırsatı en
iyi şekilde değerlendirerek hedeflenmiş DNA kesimi
ve genetik düzenlemede çığır açıcı süreci başlatmayı
bilmişlerdir. Bu öyle bir süreçtir ki 2020 yılında
ortaklaşa başarılarını taçlandıran Nobel Kimya ödülü
ikisinin de kariyerinin zirvesinden ziyade başlangıç
basamağı olmuştur.
Nasıl çalışır?
Şimdi ise küçük resme yakından bakalım. CRISPR-Cas9 nasıl genetik mühendisliğin dönüm
noktası haline gelmiştir?
Sistem iki temel bileşenden oluşuyor: Cas9 proteini ve rehber RNA. Cas9 proteinini DNA
düzlemi üzerinde kesitler atabilen bir makas olarak hayal edebiliriz. Rehber RNA ise sadece
basit bir kılavuz değildir; modifiye edilmesi hedeflenmiş geni yüksek seçicilikle tanıyıp
bağlanabilen bir anahtardır. Bu iki unsurun bir arada çalışabilmesi öncesinde yapılmış
incelikli çalışmaya bağlıdır. İnsan genomu, yani bir insanda bulunan 3.2 milyar bazlık
DNA’nın tümü, sekanslanmış olmalıdır ki değiştirilmesi hedeflenen genin DNA dizilimi
belirlenebilsin. Bu dizilime komplementer bir rehber RNA baz baz belirlenerek üretilir
(genelde 20 baz) ve bu diziye crRNA ismi verilir. crRNA ise Cas9 kompleksine tracrRNA
aracılığıyla bağlanarak temel ünitemizi oluşturur. crRNA ve tracrRNA
genelde kolaylık sağlanması adına bir arada tasarlanarak sgRNA şeklinde
kullanılır.
Şekil 3: Jeniffer Doudna ve Emmanuelle Charpentier
Ön hazırlıklar tamamlandıktan sonra CRISPR-Cas9 hücrelere sunulur.
Veriliş yöntemi için farklı çalışmalar mevcut olsa da genellikle adeno-
ilişkili virüs ya da lipid nanopartiküller vektör olarak tercih edilir.
Hücrelere ulaşan sistem kapsamlı bir tarama aşamasına geçer. Cas9’un
hedef gene bağlanabilmesi için genin yakınlarında PAM, ‘Protospacer
Adjacent Motif’, sekansı bulunması gerekir. PAM, NGG (herhangi bir
nükleotit – guanin – guanin) şeklinde dizilir. PAM tanındıktan sonra Cas9
DNA çift sarmalını makas gibi keserek açar. Böylece rehber RNA
hedeflenen kısma komplementer olarak bağlanabilir. Daha sonra Cas9 DNA üzerinde çift zincirli
bir kırık yaratır ve DNA sarmalını ikiye ayırır. Bu kırık istenen genetik modifikasyonu başlatan
DNA onarım sürecini başlatır.
Şekil 4: Rehber RNA (gRNA) ve Cas9
İki türlü DNA onarım mekanizması mevcuttur. İlki ‘Non-Homologous End Joining (NHEJ)’, yani
‘Homolog Olmayan Uç Birleştirme’dir. Bu mekanizma hataya açıktır ancak zaten hata yaratmak da
bu mekanizmanın temel felsefesidir. Vücuda zarar veren mutasyona uğramış genler efektif bir
şekilde işlevsiz hale getirilir. Böylece hatalı gen susturulur ve hastalık çözüme ulaşır. Ya da atılan
kesik nedeniyle hatalı gen hücre mekanizmalar ile tekrar kodlanarak doğru hale getirilir. İkincisi ise
‘Homology-Directed Repair (HDR)’, yani ‘Homoloji Yönlendirmeli Onarım’dır. Bu teknikte
komplekse ek olarak donör DNA da sağlanır ve hücre onarım mekanizmaları donörü şablon olarak
kullanarak hatalı geni eksiksiz, doğru versiyonuyla değiştirir. Böylece tek gen hastalıkları temelli
olarak tedavi edilir.
Nasıl kullanılır?
2023’ün sonlarında tarihi bir ana daha tanıklık ettik. İlk defa bir CRISPR-Cas9 tedavisi klinik
denemeleri aşarak ‘Casgevy’ adıyla FDA onayı almıştır ve orak hücreli anemi ile beta-
talasemiye karşı kullanılmaya başlamıştır. Tedavi sadece 12
yaşından büyük ve sıklıkla kan transfüzyonuna ihtiyaç duyan
bireylerde uygulanır.
Peki temelde hangi metotlarla tedaviyi amaçlıyoruz? NHEJ
sayesinde geni bozarak susturduğumuz tekniğe ‘gen nakavtı’
(gene disruption) diyoruz. Casgevy’nin yaptığı şey de tam olarak
bu. Kan kök hücrelerinde BCL11A isimli susturucu geni
susturarak fetal hemoglobin üretimini yeniden aktif hale getiriyor.
Yani vücut bozuk şekilli ve yeterince iyi oksijen taşıyamayan orak
hücreli kan hücresi üretmek yerine normal şartlarda sadece fetuslarda ve yenidoğanlarda var
olan düzgün şekilli ve yüksek oksijen kapasiteli kan hücrelerini yetişkin vücudunda bir kez
daha piyasaya sürüyor. Bu vücudun 3 ayda bir yenilenen kan hücre rezervini değiştirerek sıra
şı bir tedavi olanağı sağlıyor.
Bir diğer mekanizma ise sıklıkla HDR sayesinde yaptığımız ‘gen düzeltme/ekleme’dir. Bu
tekniğin daha onaylanmış bir ilacı bulunmasa da sistik fibröz ve Duchenne musküler distrofi
gibi ölümcül tek gen hastalıklarını kökünü kurutabilecek bir potansiyele sahip. Daha çılgın
teknikler ise Cas9 proteinini etkisiz hale getirerek onu bir regülatör haline getiriyor. Artık
körelmiş olan makasımız, ki biz buna ‘ölü Cas9’ diyoruz, DNA üzerine kesitler atamıyor
ancak transkripsiyon faktörleri ile birleşebiliyor. Aktivatörler ile birleşmesi durumunda
üretimi maksimize edebilirken, baskılayıcılarla birleşerek üretimi düşürebiliyor. Böylece
faydalı proteini daha çok üretip zararlı olanı azaltabileceğimiz ince ayarlı bir volüm düğmesi
elde edebiliyoruz.
Bunu Günümüzde pek çok tek gen hastalığı karşısında yapabildiğimiz tek şeyin hastaların
acılarını dindirerek genelde 20’li yaşları bile bulmayan erken bir ölüme hazırlamak olduğunu
şündüğümüzde gen mühendisliğinin toplum için vaat ettiklerini görebiliyoruz. Ayrıca
metot bu tek gen hastalıklarıyla da sınırlı kalmayacaktır. Monogenik hastalıkların yok
oluşunu poligenik, yani birden fazla gen içeren, kompleks hastalıklar alacaktır. Şimdiden
CRISPR-Cas9 sisteminin ölümcül kanserleri tedavi edebileceği konusunda spekülasyonlar ve
araştırmalar başladı bile. Bu, eğer ki bir gün yaygın kullanılmaya başlarsa, daha fazla ölüme
mahkûm çocuğu ve genci toprağa vermek zorunda olmadığımız anlamına geliyor. Hastane
duvarları altında geçen ömürlerin sona ereceği ve çaresiz ailelerin umutla dolacağı bir
gelecek. Hem iş gücünü arttırarak hem de sağlık masraflarını minimuma indirerek ekonomik
anlamda da pek çok iyileşme temin ediyor CRISPR—Cas9. Ve unutmamak gerekir ki bunlar
bu teknolojinin sadece bugün ki haliyle önümüzdeki 10 - 20 yıl içinde yapabilecekleri.
Neden korkuyoruz?
Tabii göz ardı edemeyeceğimiz yan etkileri de mevcut. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz
‘hedef dışı’ saldırılar. Rehber RNA yeterince seçici davranmayarak DNA düzleminde
hedeflediği gen dışında istenmeyen genlere bağlanır. Böylece hali hazırda çalışan genlerde
kesitler atılarak, işlevleri bozulur. Buna bağlı pek çok yan etki açığa çıkar. Örneğin, TP53 gibi
hücre bölünme ve DNA onarım regülatörlerinde hasar olursa kişide kanser gelişimi
başlayabilir çünkü artık hücre olası DNA hasarlarını algılayamayarak ‘planlı intihar yerine
yaşamayı seçer ve bölünmeye devam eder.
Şekil 5: CRISPR-Cas9 ve DNA onarım
mekanizmaları
Bunun dışında vücut dışarıdan gelmiş sistem
bileşenlerini yabancı olarak görerek onlara karşı bir
bağışıklık cevabı oluşturmaya başlar. Böylece hem Ya
da DNA üzerinde atılan kesitler genom dengesizliğine,
daha sonra da hücresel toksisiteye yol açarak hücre
ölümüyle sonuçlanabilir. Bir diğer karşılaşğımız
durum iste CRISPR-Cas9’un her hücreye
ulaşamayarak yarattığı ‘mozaik tedavi’. Bu senaryoda
bazı hücreler düzeltilmiş geni taşırken diğerleri hasarlı
geni taşımaya devam eder ve klinik tabloda istediğimiz
ilerlemeyi göremeyiz.
Büyük güç büyük sorumluluk getirir. Kağıt üstünde
baz dizilimini bildiğimiz her türlü geni değiştirebiliriz. Bu hayret verici ve umut vaat edici
olsa da bir yandan da distopik bir geleceğin başlangıcı olabilir. Germ hattı, yani sprem veya
yumurta, düzenlenmesi insan gen havuzunu temelli değiştirecektir. Söz konusu hastalıklı
genler bile olsa hastalıklı olduğunu düşündüğümüz pek çok genin bilmediğimiz faydalı
olabilecek etkileri bulunabilir. Onları gen havuzundan tamamen kaldırmak geri dönüşü
olmayan bir süreci başlatacaktır. Eğer ki kontrolsüz bir şekilde kullanımı devam ederse daha
da tedirgin edici kısmı modifikasyonların hastalıklı genlerden sonra sağlıklı genlere de
sekmesiyle başlayacaktır. Anne ve babalar evlatları için özerklik ilkesini ihlal ederek tercihler
yapıp hali hazırda sağlıklı olarak görülen bazı nötral genlerini daha da etkin veya sessiz hale
getirebilecektir. Bu prospektif bebeklere literatürde ‘tasarlanmış bebekler denir. Tasarlanmış
bebeklerin ‘daha güzel, daha güçlü ve daha zeki’ olacak olması sınıfsal ayrımın iki yakasını
tekrar hiç kavuşmayacak şekilde açacaktır. Genetik eşitsizlik geleceğin bir ‘norm’u olarak her
zaman zengin ve gelişmiş ülkelerin lehine sonuçlanacak bir sömürü savaşının merkezi
olacaktır. Ayrıca bahsi geçen ülkeler bu teknolojiyi biyoterörist amaçlarla kullanıp
kendilerinden fakir ve güçsüz ülkelerin insanlarını bir
oyun hamuru gibi istedikleri şekilde
şekillendirebileceklerdir. Bu insan ırkına dair
duyduğumuz tüm umudun son bulduğu vahim
noktadır.
Sonuç
CRISPR-Cas9. Bu teknolojiyi kullanarak
yaratabileceğimiz gelecek bugün bizlerin elinde. Onun
gücünü kontrol altında tutmak ve kötü emellerin yok
edici bir imha silahı olmasını engellemek hepimizin
sorumluluğu. Hedefe yönelik ve hedef dışı pek çok
etkisiyle CRISPR-Cas9 sadece tıbbi değil, aynı zamanda hukuki, sosyal ve felsefi bir tartışma
ve çatışmalar bütünü. Ortaya çıkacak yeni bilimsel gelişmeleri yakından takip ederek etik
değerlendirmeleri sürekli olarak güçlendirmek mecburiyetindeyiz. Casgevy gibi tedavileri ve
benzeri çalışmaları destekleyerek sonu gelmez acıları temelli dindirmek ancak bir yandan
teknolojiyi geliştirerek geleceğe dair endişeleri derinleştirmek bugün masaya bir zar atmaya
benziyor. Fakat korkularımızın merağımızı ve iyiye dair umudumuzu hiçbir zaman
bastırmasına izin veremeyiz. Tarihte ki pek çok dönüm noktasında olduğu gibi tedbiri elden
bırakmadan CRISPR-Cas9’u insanlık için en faydalı şekilde öğrenmek, kullanmak ve
öğretmek nihai hedefimiz olmalıdır.
Şekil 7: Kolon kanseri öncülü kolon polipi. CRISPR-Cas9
tedavisinin hedef dışı yan etkisi olarak karşımıza çıkabilir.
Şekil 8: He Jiankui. CRISPR-Cas9 teknolojisini
kullanarak kız kardeşinin embriyolarını modifiye ederek
bilinen ilk tasarlanmış bebekleri oluşturan Çinli bilim
insanı. Bebekler iddia edilene göre HIV virüsüne karşı
direnç kazanmıştır. He Jiankui kontrolsüz ve izinsiz yaptığı
deney sonucunda hapis cezasına çarptırılmıştır.
Kaynakça
Fig. 1.: Direct images of DNA. Nature 493, 137 (2013). https://doi.org/10.1038/493137e
Fig. 2.: Abdul Wahid, Ambekar. (2015). Phage Therapy: Emergence of a Novel Therapy to
Control Bacterial Pathogens. Inventi Rapid: Pharm Biotech & Microbio. 1. 1. https://
www.researchgate.net/publication/
307863150_Phage_Therapy_Emergence_of_a_Novel_Therapy_to_Control_Bacterial_Pathog
ens
Fig. 4/5.: CRISPR Technology Information. ThermoFisher Scientific. https://
www.thermofisher.com/tr/en/home/life-science/genome-editing/genome-editing-learning-
center/crispr-cas9-technology-information.html
Fig. 6.: Philippidis A. CASGEVY Makes History as FDA Approves First CRISPR/Cas9
Genome Edited Therapy. Hum Gene Ther. 2024 Jan;35(1-2):1-4. doi: 10.1089/
hum.2023.29263.bfs. PMID: 38231658.
Fig. 7.: Gandolfo F. ‘What you should know about colon polyps?’. KevinMD.com. 2018.
https://www.kevinmd.com/2018/03/know-colon-polyps.html
FDA Approves First Gene Therapies to Treat Patients with Sickle Cell Disease. FDA. 2023.
https://www.fda.gov/news-events/press-announcements/fda-approves-first-gene-therapies-
treat-patients-sickle-cell-disease
Saifaldeen M, Al-Ansari DE, Ramotar D, Aouida M. CRISPR FokI Dead Cas9 System:
Principles and Applications in Genome Engineering. Cells. 2020 Nov 21;9(11):2518. doi:
10.3390/cells9112518. PMID: 33233344; PMCID: PMC7700487.
Girne Limanı
17 Haziran 2024
DUBAI NASIL KALKINDI?
Hüseyin Arsal, 10 Mayıs 2024
‘’ 1930’larda komşu emirlik Abu Dabi’de petrol keşfedildi fakat küçük balıkçı kasabası Dubai
için durum farklıydı. Çıkarmaya değer bir petrol rezervi bulunamadı. O dönem inci ticareti
geriledi. Büyük buhran ise Dubai halkını göçe zorladı. Nüfus azaldı ve temel gıda
maddelerine erişim azaldı. Bir diğer taraftan da komşu emirlikler ile sınır anlaşmazlıkları
yaşanıyordu …‘’
Görsel 1- Dubai Downtown
Dubai Basra Körfezi’nde bulunan 7 Arap emirliğinin birleşerek oluşturduğu Birleşik Arap
Emirlikleri’nin en meşhur emirliği. Bugünlerde küresel bir turizm ve ticaret şehri. Lüks
oteller, zengin turistler, pahalı markalar, ve gökdelenler ile bilinen bir metropolitan. Çeşitli
küresel fuarlara ve uluslararası firmaların idari merkezlerine ev sahipliği de yapıyor. Deniz
taşımacılığı için devasa ve ekonomik bir kargo limanı. Ve kıtalararası yolcular için transit
bir merkez. Kısacası burası sıradan bir Arap yerleşiminden fazlası. Dünyayı bir birine
bağlayan çokuluslu bir liman.
Dubai’nin bugün sahip olduğu kalkınma ve refaha ulaşması zaman aldı. 1950’lerde sıradan
bir balıkçı kasabasıydı. Altyapı ve temel olanaklardan yoksun küçük bir Arap yerleşimiydi.
1930’larda komşu emirlikler ile sınır anlaşmazlıkları yaşıyordu ve Büyük Buhran Dubai’nin
küçük ekonomisini zora sokmuştu. Kısa zaman ise inci ticareti de geriledi. Bu durum bölge
ülkelerinin de ekonomilerini alt üst etti. Bundan ders alan körfez ülkeleri tek bir ana gelir
kaynağına güvenmemek gerektiğini anlamış olacaklar ki özellikle Dubai’de çok sektörlü bir
kalkınma planı uygulanıyor.
Şeyh Rashid bin Saeed Al Maktoum’un Dubai emiri olması ile beraber bu küçük yerleşimin
kaderi değişti. Deniz kenarında kümeleşen bu ilkel yerleşimi modern bir ticaret şehri
yapmak istiyordu. Bu sebeple altyapı yatırımlarına önem verdi. Fakat bu yatırımları
fonlayacak bir kaynağı yoktu. 1966’da ilk kez Petrol keşfedildi. Fakat diğer komşu ülkelerin
sahip olduğu kadar büyük bir rezerv söz konusu değildi. Şeyh Rashid’in de tereddütleri
vardı. Bu sınırlı Petrol gelirini Liman, yol inşası, elektirik ve iletişim gibi altyapı
yatırımlarına harcayarak gelir getirecek yatırımlar yapmayı planladı. Petrol üretimi sona
erdikten sonra da refahın devam etmesi için Dubai’yi kalkındırmaya çalıştı. Raşid
Limanı 1972'de açıldı. Al Shindagha Tüneli ise 1975'te hizmete girdi. Jebel Ali
Limanı 1979'da açıldı. Dubai Dünya Ticaret Merkezi ise 1978'de inşa edildi. Dubai Deresi
genişletildi. Dubai Kuru Havuzları 1983'te hizmete girdi. Fakat sadece alt yapı yeterli
değildi. Yabancı sermayeyi çekmek için bürokratik işlemleri kolaylaştırmak gerekiyordu.
Böylece Dubai’de yabancılar için mülkiyet edinme sınırlaması kaldırıldı. Vergiler düşürüldü
ve gümrük vergisinde avantajlar sağlandı. Dıştan gelecek yatırımlar temelinde bir ekonomik
kalkınma kurgulandı. Bu aynı zamanda ılıman bir dış politikayı da gerektiriyordu. Bugün
Jebel Ali Limanı Yakın Doğu’nun en yoğun limanı ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin en
kıymetli ticari varlığı. Başarının sırrı ise Jebel Ali Serbest bölgesi. gümrük avantajları ve
kıtalararası konumu ile Jebel Ali dünyanın en büyük serbest limanı. Kurak ve düzlük çöl
alanlarını imara açıldı. Dünyanın en yoğun transit havalimanlarından biri olan Dubai
Havalimanı’nı hizmete girdi. Palmiye Adaları gibi bir çok büyük proje ile yeni turistik bir
merkez yaratıldı. Fakat Dubai turizmi zengin turistleri ağırlayarak daha fazla kazanmayı
hedefledi. Tabi bu büyük kalkınmanın bir de bedeli var. Dünyanın en büyük 6. Göçmen
grubu. Çoğu inşaatlarda kötü koşullarda çalışan Asyalılardan oluşuyor.
Dubai örneği bize ‘Coğrafya Kader Midir?’ sorusuna vermek üzere iki cevap sunuyor. Hayır
cevabı daha gerçekçi gözüküyor. Kötü coğrafya (ekoloji), kıt kaynaklar, sorunlu komşular
(İran, Suudi Arabistan,Arap coğrafyası) ve az profesyonelleşmiş insan kaynakları… Bu
malzemeler ile iyi bir ‘pasta’ yapmak zor doğrusu. Diğer körfez ülkelerinde de benzer bir
kalkınma modeli tutmuş gözükse de Dubai’nin diğerlerinden farklı olarak daha kıt bir petrol
rezervine sahip olduğunu hatırlayalım. Belki de dış politikanın bir sonucu olarak böylesine
bir ekonomik büyüme mümkün oldu.
Kaynakça
1-Wilson, Graeme (1999). Dubai'nin Babası: Şeyh Rashid bin Saeed Al Maktoum. BAE:
Medya Prima.
2-Pallister, David (8 October 1990). "Ruler of
Dubai dies aged8o". The Guardian. p. 6. Retrieved 4 June 2018 –
via Newspapers.com The sheikh's wife, Sheikha Latifa, a member of
Abu Dhabi's ruling family, died in 1983.
3-The Government and Politics of the Middle East and North Africa. D Long, B Reich.
4-Thomas, Anthony (3 March 1969). "Gold smuggling boostsDubai economy". The Times.
5-Hawley, Donald (1970). The Trucial States. London: Allen& Unwin
6-"Al Maktoum International airport begins operations". GulfNews. 27 June 2010.
7- "2008 Annual Report". Dubai Airport. 2009.
8-The Middle East and North Africa 2003. London: Psychology Press. 2002.
Hayvan Çiftliği ve 1984 adlı sistem eleştirisi odaklı romanlarıyla bilinen yazar, bu
kitabında kendi anıları ve deneyimlerinin bir kısmını odağına alıyor. Kitabın içeriğine
geçmeden önce, yazar ve hayatıyla ilgili biraz bilgi vermek istiyorum. George Orwell, gerçek
adıyla Eric Arthur Blair, Hindistan’a görevlendirilmiş bir İngiliz ailesinin ikinci çocuğu. Bir
yaşına geldiğinde annesi onu ve kendisinden beş yaş büyük olan ablasını alıp eğitimleri için
İngiltere’ye yerleşir. Bu sürede Orwell edebiyata olan ilgisini fark eder. Eğitimini
tamamladıktan sonra bir süre Hindistan’da çalışır. Hem kraliyetin kurduğu sömürü sistemine
olan nefretinden hem de Hindistan halkının onun makamına bakışından dolayı görevinden bir
süre sonra ayrılır. Bir dönem işsiz olarak İngiltere’de yaşar. Bu süreçte görüşğü eski
öğretmenlerinden birisine yazmış olduğu birkaç yazıyı gösterir ve edebiyat alanında ilerlemek
istediğini söyler. Öğretmeni kendisine yazılarıyla ilgili birkaç yapıcı eleştiride bulunur ve bu
alanda ilerlemek istiyorsa bildiği şeyleri yazmasını önerir. Bunun üzerine Orwell, ilk olarak
dönemin İngiltere’sinin sokak aralarına girer, gezer, deneyimler. Bir noktadan sonra kendisi de
bir evsiz gibi sığınma evlerinde konaklamaya ve parasız bir şekilde hayatını idame etmeye
baslar. Kısa bir süre İngiltere’deki yoksulların hayatını deneyimledikten sonra, bu kitabın da
ana konusu olan, Paris’e gider ve yine yoksul bir şekilde orada yaşamaya başlar…
Yazar, kitabına Paris’te kaldığı yeri betimleyerek giriş yapar; “Coq d’Or Sokağı, Paris,
saat sabah yedi. Sokakta ardı arkası kesilmeyen boğucu, sinirli bağırtılar. Kaldığım otelin
karşısındaki otelin sahibesine Madam Monce, üçüncü kattaki kiracıya seslenmek için dışarı
çıkmıştı…’ Bu betimleme sahnesinin devamında Madam Monce ile üçüncü kattaki kiracı
arasında geçen tartışma anlatılıyor. Tartışmanın sebebi yakın zamanlarda yine Paris’in
gündeme gelmesine sebep olan, Parislilerin ortak derdi; tahtakuruları. Kiracı odasındaki
tahtakurularını duvar kağıdının üzerinde ezmişti ve otelin sahibesi bundan dert yakınıyordu. Bu
kısa diyalog yaşanılan acınası hayata bir pencere aralıyor. Otel olarak bahsedilen yer aslında
içerisinde sadece yatak, masa ve bir-iki sandalye bulunduran bir odalar topluluğundan fazlası
değil. Bu yetmezmiş gibi, geceleri uyuyabilmek için ya tahtakurularının sizi ısırmasına
alışıyordunuz ya da tüm gece onları öldürmeye çalışarak geçiyordu. Bu tarz otellerde
konaklayan kimseler genellikle düşük gelirleri olduğundan dolayı ev kiralayamayan, ailesi ve
tanıdıklarını ya kaybetmiş ya da onlardan uzakta yaşamakta olduklarından dolayı herhangi bir
sosyal hayatları bulunmayan kimselerdi. Hafta boyunca akşamlara kadar çalışıp ardından otelin
altındaki bistroda kazandıkları parayı alkol ve eğlence için harcıyorlardı. Gelirleri düşük
olmasına karşın hayatta tek zevk aldıkları şey uyumadan önce bistroda sarhoş olarak
geçirdikleri birkaç saat olduğundan dolayı bu alışkanlıklarından vazgeçmeyi düşünmüyorlardı
bile. Yani hayatları iş-bistro-uyku üçgeni içerisine sıkışştı ve bu üçgenden yakın zamanda da
çıkabilecek gibi görünmüyorlardı…
Kitap İncelemesi:
Paris ve Londra'da Beş Parasız, George Orwell
Necdet Yulaf, 26 Mayıs 2024
Otelde kalmak için aylık 200 franklık bir ücret talep ediliyordu ve yazarımız İngilizce
dersleri vererek, bazen de Fransız gazetelerine İngiltere’deki politik gelişmeleri yazarak bu
parayı kazanıyordu. Kitabın ilk bölümünde bir şekilde geçimini sağlayabiliyor olmasına karşın,
ilerleyen süreçte yazarımız konaklama ücretini karşılamakta zorluk çekmeye başlıyor. Otel
ücretini ödedikten sonra kendisine yiyecek-içecek almak için pek fazla bir şey kalmıyor.
Bundan dolayı kendisine gelir sağlayacak bir iş aramaya koyuluyor. Bir arkadaşının yardımıyla
bazı lüks görünümlü otellerde, plangeur denilen hizmetçilik pozisyonunda çalışmaya baslar.
Bir süre bu 16-17 saat günlük çalışma temposunu deneyimledikten sonra plangeur’lük mesleği
gibi alt sınıf meslekler için şu şekilde gözlemlerini bizimle paylaşır:
Diyelim ki plangeur’lük işi tamamen gereksizdir. O zaman şu soru akla gelir; Neden
çalışmaya devam etmesi istenir? ...Marcus Gato, bir
kölenin uyumadığı her dakika çalışması gerektiğini
söylermiş. Yaptığı işin gerekli olup olmadığı önemli
değil, işin kendisi iyi olduğundan çalışması gerekir – en
azından köleler için. …Gereksiz işleri sürdürmenin
esasen ayaktakımı korkusu olduğuna inanıyorum.
Ayaktakımı öyle ilkel canlılardan oluşur ki boş zaman
bulurlarsa tehlikeli olabilirler; onları düşünmeye fırsat
bulamayacakları kadar oyalamak daha güvenlidir…’
Burada verilen, yazarın üst kademedeki
kimselerin çalışanlara bakış açılarını anlatış şeklidir. Bu
yaklaşım üzerine düşünmek gereklidir. Birisi bu
şünceye tamamen karşı çıkıp insanların gelir
gruplarına göre ayrılmalarının tamamen alakasız bir
şekilde olduğunu, bu ayrımın hiçbir anlam ifade etmediği
söyleyebilir. Bir başkası ise, yazarın aktardığı bakış
açısına katılıp doğru olduğunu savunabilir. Kitap saf bir
şekilde bizlere Paris ve Londra’nın sokak aralarını deneyimleme şansı sunuyor, çıkarımda
bulunmak ise biz okurlara kalmış. Bu yönüyle sosyoloji alanına ilgi duyanlar için
kaçırılmaması gereken bir yapıt olduğunu düşünüyorum…
Görsel: George Orwell
Kitap İncelemesi:
Ruth, Lou Andreas-Salome
Derinsu Dağ, 14 Haziran 2024
Roman, Erik ve Ruth arasındaki yoğun ve karşılıklı hisler ile bir öğretmen-öğrenci ilişkisini
anlatmaktadır. Ruth, başına buyruk, iç dünyası zengin, gizemli olduğu kadar çocuksu yönleri
de güçlü, rahat tavırları ile bir oğlanı andıran ve bu özellikleri sebebiyle yaşıtları arasından
kolayca dikkat çekebilen, farklı bir genç kızdır. Erik, erkek ve kız okullarında işini çok seven
bir eğitimci, geçirdiği bir kaza sebebi ile yatalak kalan karısına ilgi ve şefkatle bakan sadık bir
eş ve babadır. Kız okulunda eğitim verdiği bir günde öğrencilerin yazmış olduğu
kompozisyonlardan bir tanesi ilgisini çeker; yazı çok hayalperest ve yoğun bir duygusal güç
barındırmaktadır. Erik derse girdiğinde yazının sahibinin Ruth olduğunu ve kızın kısa bir süre
sonra okuldan ayrılacağını öğrenir. Kızın kendi kurduğu hayallere çok kapılıp, neredeyse
gerçeklikten uzak yasadığını gözlemleyen Erik, büyük bir motivasyonla kızı kendi himayesine
alıp onu eğitmek, ona dersler verip, onu hayata hazırlamak ve bu olağanüstü
hayalperestliğinden kurtarmak için, kızın yanında kaldığı amcasından izin alarak onu kendi
evine getirir. Yıllarca sürekli ülke değiştiren Ruth kendini hep bir yere ait hissetme
arayışındadır, Erik'in evinde gördüğü aile ortamı ve Erik'e olan hayranlığı Ruth’u sonunda
olmak istediği yeri bulduğuna inandırır. Erik kızı tanıdıkça onun bilinmezliklerle dolu düşünce
dünyasını anlamaya çalıştıkça kıza karşı olan ilgisi her gün daha da artar ve onun bu karmaşık
dünyasına kapılıp büyülenir. Ruth ise Erik'in karısına olan davranış biçiminden ve
istekliliğinden ve Ruth'a karşı duyduğu sevgiden etkilenir ve Erik'i kimseyle paylaşamamaya
baslar. Hikâye, ikili arasında her sayfada daha da derinleşen duygularla ve tutkuyla ve Ruth’un
genç kızlıktan kadınlığa geçişiyle devam eder.
Bir gece yarısı Erik eve geldiğinde Ruth bütün gün onsuz kalıp hissettiği yalnızlık ve özlem
duygusuyla birlikte cesurca bir davranış sergileyip, öğretmenine olan hislerini belli etmiştir.
Öte yandan Erik de çok güzel bir gün geçirmesine rağmen, bir an önce eve gelip Ruth'un
yanında olmayı arzulamıştır. Ruth'un cesur davranışı üzerine ikisi de ayrı ayrı de odalarına
çekilirler ve ikisini de yoğun bir mutluluk duygusu ele geçirir. Ertesi Ruth'un küçük yaşına
karşılık bu olayı dinginlikle karşılaması ve beklentili bir tavır sergilememesi beni şaşırtan
taraflardan biri olmuştur. Bu aşamada en çok beğendiğim taraflardan biri ise Ruth'un sevgisini
yasayış şeklinin hikâye boyunca ve romanın kilit kısmı olan bu bölümde bile saf bir şekilde
ifade etmesi, yazarın duyguyu bilerek böyle sürdürme çabasıdır. Ruth bu olaya ilişkin
yaptıkları ilk konuşmada saflığın getirdiği bir açıklıkla ile öğretmenine onu sevdiğini
söylediğinde, Erik'in verdiği cevap bence romanda gecen en güzel ve en derin satırlardı. Erik
bu satırlarda Ruth'a duyduğu ilgiyi mesleğinin ve yaşının getirdiği bilgelikle saklarken, bir
yandan da Ruth'un ona karşı olan ilgisinin, kızı onun yetiştireceği gururu, umudu, çocuğu
olarak görüp, geçireceği değişimlerle ilerde kuracağı hayatında da hala da Erik için bu cümleyi
kurabilmesini arzuladığını belirtir. Erik, Ruth'un en iyi yanlarını ondan almasını istemektedir
ve yaşlı bir adam olduğunda bile Ruth'un onu bugün gördüğü gibi görmesi ve kendisinin de
Ruth'un en büyük eseri olarak kalmasını derinden istemektedir. İkili arasında geçen bu
konuşmada yaşanamayacağını düşünülen bir aşkın hüznü ve bu kabullenişin getirdiği
minimum ve saf arzular yatmaktadır.
Lou Salome-Andreas yeni fikirlerin oluşmaya başladığı bir dönem olan yirminci yüz yıl
yazarlarındandır. Andreas aynı zamanda felsefe, sanat tarihi okumuş sonrasında da Sigmeund
Freud'dan psikolojiye yönelik dersler almıştır.
Ünlü bir felsefe insanı olan Nietzsche ile olan
arkadaşğının Nietzsche'nin evlenme teklifini
reddetmesiyle bitmesi ve bunun sansasyonel
bir olay haline gelmesi, Andreas'ın sonraki
birlikteliklerinin olumsuz sonuçlanmasıyla
birleştirilip kadın ilişkileri yüzünden tanınırlık
da kazanmıştır. Ruth'un yansıtılan iç dünyası
ile yazarın kendi iç dünyası çok ödeşmiştir,
Andreas’ın düşünce yapısıyla Ruth'a verdiği
değerler birbirini tamamlamaktadır yani
Andreas, Ruth’u kendini katarak yaratmıştır.
Kitapta Ruth'un fantezi dünyası ve hayalleri
derin bir psikoanaliz ile sergilenmektedir.
Kitaptaki yan karakterlerin kimlikleri de hep
psikoloji ve o günün koşullarına ve
normallerine bir eleştiri getirilerek yazılmıştır.
Erik'in Ruth’ta değerli ve farklı bulduğu
özellikler üzerinden dönemin ihtiyacı olan
insan profilini anlamak mümkündür. O günün
kadınlarına toplum tarafından verilen değer ve
kadının kendine biçtiği rol hem Ruth'un okul
arkadaşları hem Erik'in eşi Klara-Bel ve
arkadaşı Valvara tarafından anlatılmak
istenmiştir. Ruth'un genç kızlıktan kadınlığa
geçişi okuyucuya fark ettirilmeden yumuşakça geçilmiştir. Yazar, yer yer eleştirisel bir dil
kullansa da kitabin psikoanaliz değeri daha yüksektir. Kitap sürükleyici bir dille ve okuyucuda
merak uyandıran bir olay örgüsüyle konuyla yazılmıştır.
Görsel: Lou Andreas-Salome
Beslenme Tipleri
Selis Çerkez, 11 Haziran 2024
Her birey kendi sağğını olumlu yönde sürdürebilmek ve vücudunun duyduğu enerji ihtiyacını
karşılamak için beslenmelidir. Eskiye göre artık günümüzde hammadde ve kaynak çeşitliliğine
bağlı olarak farklı beslenme modelleri oluşmuş durumdadır. Günümüzde en popüler olan birkaç
beslenme tarzını, sizlerle beraber bu yazımda inceleyeceğiz.
Vegan Diyet
Vegan diyeti, tüm hayvansal kökenli gıdaların dışlanmasıyla karakterize edilen bir gıda modelidir.
İnsanları, bu modeli benimsemeye iten temel nedenler etik, sağlık ve çevresel nedenlerdir. Vegan
bir beslenme, dengeli ve çeşitli olduğu takdirde, optimal sağlık durumuna ulaşmaya ve bunu
sürdürmeye yardımcı olabilir. Vegan beslenme modeli genellikle karbonhidratlar, ω-6 yağ asitleri,
lif, antioksidanlar, folik asit, C vitamini, E vitamini ve magnezyum açısından zengindir ve
nispeten düşük oranlarda protein, ω-3 yağ asitleri, vitamin B12, vitamin D, kalsiyum, demir ve
iyot içermektedir. [1]
Hayvan hakları, dini yönler ve çevresel sürdürülebilirlik de dahil olmak üzere vegan beslenmeyi
takip etme motivasyonları çok çeşitli olsa da önemli bir neden de sağlık yararlarıdır. [2] Vegan
tipi beslenme özellikle kardiyovasküler hastalıklar, tip 2 diyabet ve bazı kanser oluşum risklerini
şürücü etkiye sahiptir. [3] Her ne kadar vegan tipi diyet belirtilen bu olumlu sağlık etkilerini
içerse de besinlerin yeterli ve doğru alımı sağlanmalıdır. Hayvansal kaynakların tümünü
sınırlayan bu tip bir beslenme modelinde, beslenme eksikliklerinin (malnütrisyon) görülmemesi
için vegan beslenmenin iyi planlanması ve bir beslenme uzmanı tarafından denetlenmesi
önerilmektedir. [1]
Vejetaryen Diyet
Vejetaryen diyetler et, kümes hayvanları veya balık içermez. Vejetaryen diyetler genellikle
tahıllar, baklagiller, kuruyemişler, meyveler ve sebzeler gibi besinlerin oldukça fazla miktarını
sağlar. Besinler açısından, vejetaryen diyetler genellikle karbonhidratlar, ω-6 yağ asitleri, lif,
antioksidanlar, folik asit, C vitamini, E vitamini ve magnezyum açısından zengindir ve protein,
doymuş yağ, uzun zincirli ω-3 yağ
asitleri, retinol, vitamin B12 ve
çinko açısından nispeten düşüktür.
[1] Vejetaryen tip beslenmenin de
vegan tip diyet gibi vücut üzerinde
benzer sağlık etkileri vardır.[3]
Fakat vejetaryen tip beslenmenin
vücut üzerinde olumlu sağlık
etkileri gösterebilmesi için
beslenme modelinin kompleks
karbonhidratlar, sağlıklı yağ
kaynakları ve gerekli mineral ve
vitamin takviyelerini içermesi
önemlidir.
Fleksitaryen Diyet
Fleksitaryen, "esnek" ve "vejetaryen" sözcüklerinin birleşimidir ve esasen tam anlamıyla
vejetaryen olmayan bir diyet uygulayan, ara sıra et veya balık yiyen bir kişiyi tanımlar.
Fleksitaryen diyetlere yönelik eğilim, tipik "et yiyenler" gibi, haftanın her günü olmasa da
bazı günlerinde öğünlerde et yiyen "et azaltıcı" tüketicileri yansıtır. [4]
Ketojenik Diyet
Ketojenik/keto diyet, yüksek yağ ve düşük karbonhidrat alımını içeren bir beslenme
modelidir. Ketojenik beslenme modelini uygulayan kişiler; kilo vermek ve enerji seviyelerini
yükseltmek amacıyla bu tarz bir diyete yönelmektedir. Ketojenik diyet uygulamayan ve yeterli
karbonhidrat tüketen bireylerde, vücut için ana enerji kaynağı karbonhidratlardır, ketojenik
diyeti benimsemiş kişilerde ise düşük karbonhidrat, yüksek yağ ve protein alımı nedeniyle
ketozis gelişir. Ketozis durumunda vücut ana enerji kaynağı olarak yağları kullanmaya başlar.
Vücuttaki yağ yakımına karşın, ketojenik diyet uygulanmasındaki temel amaç vücuttan yağ
kaybederek kilo vermektir.
Ketojenik diyet sayesinde vücutta tip 2 diyabet, hiperlipidemi ve kardiyovasküler hastalıkların
oluşma riski düşebilmektedir. Olumlu sağlık etkileri olsa da bu tarz bir beslenme modelinin
uzun süre devam ettirilmesi vücutta ‘keto flu’ olarak adlandırılan birtakım olumsuz etkilere de
sebebiyet verebilmektedir. Keto flu etkileri olarak, vücutta besin eksiklikleri, sindirim
rahatsızlıkları ve bilişsel zayıflıklar sayılabilir. [5]
Kaynakça:
[1] https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7999488/
[2] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/37962057/
[3]https://www.researchgate.net/publication/
372368842_Vegetarian_and_vegan_diets_benefits_and_drawbacks
[4] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28111625/
[5] https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK499830/
Opuntia ficus-indica’ya genel bir bakış
Hüseyin Benhak Arsal, 22 Haziran 2024
‘’ Opuntia ficus-indica L. yerelde bilinen adı ile babutsa, olumsuz ekolojik şartlara
dayanıklılığı ve çoğaltım kolaylığı nedeniyle tüm
kıtalara yayılmış, Meksika'ya özgü meyve veren bir
kaktüstür. Süs bitkisi olarak yetiştiriciliği yaygın olsa
da küresel olarak kullanım alanları çeşitlilik
göstermektedir. Avrupa’da sofralık olarak meyvesi
satışa sunulmakta olup tıbbi yönüyle tohumu ve
yaprağı da kullanılmaktadır.…‘’
Dikenli incir veya Babutsa (Opuntia ficus-indica L.)
dünya genelinde yetiştiriciliği yapılan bir kaktüs
türüdür. Sahip olduğu biyolojik üstünlükler ve uyum
sağlayabildiği geniş iklim skalası sayesinde kıt kaynaklı yetiştiricilik yapılan ülkelerde çeşitli
değerlendirme şekillerine sahiptir. İklimsel anlamda zorlu ekolojilerde insan beslenmesinin ve
hayvan rasyonlarının bir parçası olmasına neden olmuştur. Sahip olduğu fizyolojik üstünlükler
sebebi ile ilerleyen dönemlerde daha fazla benimseneceği düşünülmektedir. İçerdiği besin
değerlerleri ve sekonder metabolitler sayesinde daha fazla talep oluşturacağı ve ticari önemi
artacağı düşünülmektedir. Dünya genelinde giderek artan nüfus ve azalan tabi kaynaklar daha
planlı ve sürdürülebilir bir üretim deseninin oluşturulması gerektiğini anlatmaktadır. İlerleyen
süreçte iklim değişikliğine bağlı olarak farklı ekolojilerde alternatif bir ürün olarak
değerlendirilmesi düşünülebilir.
Hint inciri, berberi inciri, dikenli incir, Babutsa veya dikenli armut olarak bilinen Opuntia
ficus-indica, meyvesi ve yaprakları için yetiştirilen bir kaktüs türüdür. Genetik bulgular ve
tarihsel kayıtlar bu kaktüs türünün anavatanı hakkında ışık tutmaktadır. DNA analizleri
Meksika’da ki diğer yerel kaktüs türleri ile olan yakınlığını göstermektedir. Meksika’da
bulunan genetik çeşitlilik de türün gen merkezi hakkında bilgi vermektedir. Tüm bu bulguların
ışığında orta Meksika’nın dikenli incirin anavatanı olduğu açıktır. Bir diğer kanıt ise Opuntia
ficus-indica’nın ana zararlıları olan bazı koşnil çeşitlerinin bu kıtadaki varlığıdır. Bu bahsi
geçen koşnilin predatörlerinin ise dikenli incirin yetiştiriciliği yapılan diğer kıtalardan farklı
olarak Orta Amerika’da bulunuyor oluşu da bu fikri destekler niteliktedir. Tür ABD'nin güney
eyaletlerinden başlayarak kıta boyunca güneye doğru Patagonya'ya kadar yabani olarak
yayılış göstermektedir. Kurak ve yarı kurak pedoklimatik bölgelerde yetişebilmesi ve bu
bölgelerde bulunan en belirgin ekonomik değere sahip kaktüs türü olması nedeniyle
Dünya’daki benzer coğrafyalara yayılmıştır. Doğal yabani yayılışı olan Amerika kıtasındaki
yayılışın haricindeki küresel yayılımı yani Avrasya, Afrika ve Okyanusya kıtalarına gelişi
Kolomb’un Amerika kıtasını keşfinden sonra olmuştur. Avrupa’ya Amerika’dan getirilen ilk
türlerden biridir. İspanya ve Portekiz’in güneyindeki verimsiz topraklarda karmin Koşnili
olan Dactylopius coccus Costa’nın yetiştirilebilmesi için getirilmiştir. Bu böcek, dikenli incir
ile beslenen bir koşnil türüdür. Böceğin kırmızı salgısı olan karminik asit’in elde edilmesi ve
bu boyar maddenin ticari üretilmesi hedeflenmiştir. Fakat bu girişim başarısız olunca çit
bitkisi olarak değerlendirilmiştir. Daha sonrasında ise sığırların beslenmesi için kullanılmış ve
insan gıdası olarak Avrupa’da tüketilmeye başlanmıştır.
Dikenli incir, peyzaj alanındaki süs bitkisi rolünün haricinde küreselde meyvesi ile dikkat
çeken bir türdür. Bitki 7 metreye kadar uzayabilmektedir. Genelde 3-5 metre uzunluktaki
yoğun aksamlı formlarına rastlanır. Ev bahçelerinde veya tarla kenarlarında çit bitkisi olarak
veya meyvesi için kapama bahçelerde yetiştirilmektedir. Meyvesi için yapılan profesyonel
yetiştiriciliklerin haricinde bitkinin terbiyesi yabani formludur. Fakat pomolojik anlamda
meyvesi oldukça kıymetlidir. Kaktüsgiller ile yapılan meyveciliğin %90’nını dikenli incir
ifade eder. Meyvesi ticari anlamda önemlidir. Fakat meyve tüketimi yerelde yaygınlık
göstermekte olup ihracat anlamında sınırlı bir ticari performansa sahiptir. Meksika, İtalya,
Şili, Güney Afrika ve Arjantin’de ticari olarak yetiştiriciliği mevcuttur Meksika dikenli incirde
ana üretici olup üretimin yarıya yakınını üstlenmektedir. Meksika’yı ise %12’ye yakın bir pay
ile İtalya takip etmektedir. O. ficus-indica, Malta ve İtalya’nın Sicilya adasında önemli bir
kültür ürünüdür. 3. Sırada ise Güney Afrika yer alır. Meksika'da, iklimsel veya toprak
kaynaklı olumsuzluklar nedeni ile sınırlı sayıda tarımsal ürünün üretilebildiği bölgelerde
dikenli incir ciddi bir istihdam ve gelir yaratmaktadır. Meksika’da ki meyvecilik
incelendiğinde üretimi diğer meyveler ile kıyaslandığında 5. sıradadır. İtalya ise dünya
genelinde önemli düzeyde ihracat sahibi bir ülkedir. 80 bin ton dikenli incir meyvesi
üretmektedir. Bu rakam Güney Afrika’da 15 bin ton iken Şili’de 8 bin tondur. Bu ülkelerin
haricinde Bolivya, Brezilya, Ürdün, Mısır, Pakistan, İsrail, Tunus, Cezayir, Fas ve İspanya‘da
bu bitkiyi yetiştirmektedir. Ayrıca meyvenin ekonomik ve sosyal öneminin nispeten düşük
olduğu düşünüldüğünden dünya kuruluşlarının (AB, FAO, OECD, Dünya Bankası vb.)
üretim alanları, üretim, istihdam, brüt satışlar, ihracat rakamları vb. hakkında tutarlı ekonomik
veriler sağlamasını zorlaştırmaktadır.
O. ficus-indica'nın hem dikenli hem de dikensiz çeşitleri gıda, yem ve boya kaynağı olarak
yaygın şekilde kullanılmaktadır. O. ficus-indica ve varyetelerinin meyveleri şekilce
birbirlerine benzer olsalarda meyvelerin boyut ve renkleri çeşitlilik gösterir. Yeşil, sarı beyaz,
turuncu, kırmızı ve mor renklerinin farklı tonlarındaki meyvelere rastlanabilir. Bazen kabuk
ve meyve rengi farklı da olabilir. Bunun sebebinin betalain tipi pigmentler olduğu sonucuna
ulaşılmıştır. Meyveler hem farklı renklere hem de farklı aromalara sahiptir. İçerdiği
polifenoller diyet lifleri karotenoidler vitaminler mineraller ve amino asitler ve diğer bazı
yararlı içeriklerden dolayı insan beslenmesinde önerilen bir tarımsal üründür.
Kaynakça
1-. Abidi, F., Marzougui, N., Khelil, M.N., Filali, H., Hachicha, M., Sleimi, N., Guasmi, F., 2022. Treatment of
contaminated well water with coagulants of different Opuntia ficus-indica L. populations.Journal of Oasis
Agriculture and Sustainable Development, Special Issue (June)22-30
2 -Ali H.S.M., Al-Khalifa A.S., Brückner H. Taurine is absent from amino components in fruits of Opuntia ficus-
indica. Springerplus. 2014
3-Dhaouadi K., Raboudi F., Funez-Gomez L., Pamies D., Estevan C., Hamdaoui M., Fattouch S. Polyphenolic Extract of
Barbary-Fig (Opuntia ficus-indica) Syrup: RP–HPLC–ESI–MS Analysis and Determination of Antioxidant,
Antimicrobial and Cancer-Cells Cytotoxic Potentials. Food Anal. Methods. 2013
4-Dodd, A.P., 1940. Commonwealth Prickly Pear Board Bulletin. 177 pp.
5-PROTA, 2023. Wageningen, Netherlands: Plant Resources of Tropical Africa. Http://prota4u.org/search.asp
6-Saenz-Hernandez, C., 1995. Food manufacture and by-products.Agro-ecology, Cultivation and Uses of Cactus Pear.
FAO Plant Production and Protection Paper., 132 [ed. by
7-Sudzuki Hills, F., 1995. Anatomy and morphology.Agro-ecology, cultivation and uses of cactus pear. FAO Plant
Production and Protection Paper., 132 [ed. by Barbera, G., Inglese, P., Pimienta-Barrios, E.]. 28-35.
21. Yüzyıl Salgını
Onan Aktuğ, 26 Mayıs 2024
“Depresyon ve anksiyete, günümüzde milyonlarca insanın karşılaşğı yaygın zihinsel sağlık
sorunlarıdır. Son yıllarda, bu bozukluklar daha iyi tanınmış ve anlaşılmıştır, bu da farkındalık,
destek ve etkili tedavi seçeneklerinin önemini bizlere göstermiştir”
Depresyon, sürekli üzüntü, umutsuzluk, yaptığı
işe ilgi veya alınan zevkte kayıp gibi belirtilerle
karakterize edilen karmaşık bir zihinsel sağlık
sorunudur. Her yaş, cinsiyet ve sosyal profile sahip
bireyleri etkileyebilir. Depresyonun nedenleri
arasında genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik
faktörler yer alır. Sadece duygusal durumu
etkilemekle kalmaz, bilişsel fonksiyonları da
olumsuz etkileyerek günlük yaşamı zorlaştırır.
Değişken ruh hali, enerji eksikliği, iştah ve uyku düzeninde değişiklikler ve konsantrasyon
eksikliği gibi belirtiler görülebilir. Depresyonun, profesyonel yardım ve destek gerektiren bir tıbbi
durum olduğunu kabul etmek son derece önemlidir.
Anksiyete, aşırı endişe, korku ve kaygı duygularıyla karakterize edilen bir başka yaygın
zihinsel sağlık sorunudur. Yaygın anksiyete bozukluğu, panik, sosyal anksiyete bozukluğu veya
belirli fobiler gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Anksiyete, genetik yatkınlık, beyin kimyası
dengesizlikleri, travmatik deneyimler veya sürekli stres gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir.
Anksiyetesi olan bireylerde sıklıkla hızlı kalp atışı, nefes darlığı, terleme ve kas gerginliği gibi
fiziksel belirtiler görülebilir. Anksiyete, kişinin günlük yaşamını büyük ölçüde etkileyebilir ve
yaşam kalitesini önemli derecede düşürebilir.
Depresyon ve anksiyete sıklıkla birlikte görülür ve birçok insan her iki sorunun belirtilerini aynı
anda yaşar. İki sorun arasındaki ilişki karmaşıktır ve her iki durum da birbirini tetikleyebilir.
Genetik yatkınlık ve çevresel etmenler gibi ortak risk faktörlerini paylaşan bu iki durumun da
varlığını fark etmek ve kapsamlı bir tedavi ve destek sağlamak son derece önemlidir.
Depresyon ve anksiyete tedavi edilebilir sorunlardır ve iyileşme için profesyonel yardım aramak
hayati önem taşır. Psikologlar, terapistler ve psikiyatristler gibi zihinsel sağlık uzmanları, doğru
teşhis, terapi ve gerektiğinde ilaçla tedavi yöntemlerine başvurabilir. Ayrıca, aile, arkadaşlar ve
destek gruplarından gelen destek de tedavinin büyük bir kısmını oluşturur. Yardım aramak, güçlü
olmanın bir işaretidir ve zihinsel sağlık konusundaki önyargıyla mücadele etmek önemlidir.
Depresyon ve anksiyetenin etkisini azaltmak için zihinsel iyilik halini desteklemek önemlidir.
Toplumda zihinsel sağlık eğitimine, utançla mücadele ve erişilebilir kaynaklara öncelik
verilmesi gerekmektedir. Zihinsel sağlık konusunda açık ve destekleyici konuşma ortamları
oluşturmak, kendine bakım uygulamalarını teşvik etmek ve zihinsel sağğı öncelik haline
getirmek önemli adımlardır.
Depresyon ve anksiyete, dünya genelinde birçok insanın karşılaşğı önemli zihinsel sağlık
zorluklarıdır. Bu sorunların doğasını anlamak, yardım aramak ve zihinsel sağğı desteklemek,
bireylerin hayatları üzerindeki etkilerini ele almak için hayati önem taşır. Farkındalığı
artırarak, yardımda bulunarak ve zihinsel sağğı ön planda tutarak, depresyon ve anksiyete ile
mücadele eden bireylerin günümüz dünyasında daha rahat bir şekilde yaşamlarını
sürdürmelerini hep birlikte sağlayabiliriz.
Kaynakça:
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1529174
Şekil 1
Savaş Triyajı ve Gerçekleri
Arda Tınazlı, 23 Mayıs 2024
Giriş
Savaş triyajı, sınırlı savaş
alanı kaynakları ile savaş
esnasında hayatta kalan
insan sayısını maksimize
etme amacı taşıyan
karmaşık bir vaziyettir.
Zamanla, savaş kaynaklı
triyaj kavramı doğal afetler
ve pandemiler dahil çeşitli
felaketlere uyarlandı. Ortak
faydacı yaklaşıma rağmen,
savaş zamanı triyajı, askeri hizmetlerin ve lojistiğin korunmasını önceliklendirdiği için
diğerlerinden farklıdır. Bu triyajın önceliklerinden biri de muharebe etkinliğini
maksimize etmektir. Dünya genelinde siyasi çıkar uyuşmazlığı nedeniyle kitlesel zayiat
olaylarının artma eğiliminde olması, hem askerler hem de yakın bölgelerdeki siviller için
sıcak çatışma noktalarında kapsamlı cerrahi ekiplere duyulan talebi artırmaktadır.
Bulgular
Yakın tarihin en yıkıcı olaylarından biri, 1994 yılının en kanlı mevsiminde (7 Nisan - 19
Temmuz) Ruanda'da meydana geldi ve BM'ye göre bir milyondan fazla insanın ölümüne
yol açtı. Temmuz ayında, Fransızların liderliğindeki ‘Operation Turquoise’ kapsamında,
bir zamanlar Çad'da faaliyet gösteren bir ileri cerrahi ekibi (İCE), Fransız birliklerinin
sağlık koşullarını artırmak ve yakınlarda katledilen Tutsi sakinlerine bakmak için
Ruanda'ya gönderildi. Ekip, on günlük bir aralıkla iki ardışık kitlesel zayiatla karşılaştı.
Yaralı sayısının tıbbi kaynakları aşmadığı Çad’da ‘doğru hastayı doğru yere doğru
zamanda’ ulaştırmak mümkünken, Ruanda'da durum tam bir kabustu. İlk dalgada,
çoğunluğu uzuvlarında pala kaynaklı kemik yaralanmaları olan 94 sivil iki saat içinde
sağlık merkezine geldi. Ekip, kime önce hizmet vereceğine dair hayati kararlar almak
zorundaydı. 11 kafa yaralanması diğerlerine göre önceliklendirildi çünkü bunlar
diğerlerinden daha hızlı ölümcül olabilirlerdi. Çocuklar, benzer belirtileri olan
yetişkinlere göre daha hızlı iyileşebilecekleri için önceliklendirildi. Ayrıca, ekip Ruandalı
hastalarla iletişim kurmak için gereken tercümanlardan ve gece operasyon yapmak için
elzem ışıklandırmadan yoksundu.
İkinci dalga, 59 kişiden 13'ünün ölümüyle sonuçlandı. Bu kişilerden bazıları ağır
yaralanmış kol ve bacak ekstremiteleri nedeniyle öldü. Ekip, tüm karın yaralanmalarını
uzuv yaralanmalarının üzerinde önceliklendiren Kızılhaç sınıflandırması yerine NATO
sınıflandırmasını takip etseydi daha fazla hayat kurtarabilirdi. Ayrıca, yaralı bir kaç
Fransız komutan, kritik seviyede aciliyet arz eden Tutsi vakalarından önce tedavi edildi.
Sonuç
Tıpta adalet ilkesine göre, her hastanın bireysel ihtiyaçlarına göre yeterli tedavi alma hakkı
vardır. Ancak, görüldüğü gibi, şiddetli krizlerde orta derecede yaralanmış insanlar bile aslında
önlenebilir nedenlerle ölebilirler. Tıbbi personel gündelik acil serviste olsaydı eğer bazı Tutsi
insanlarını kolayca hayatta tutabilirdi. Bazı komadaki hastalar ‘umutsuz’ olarak sınıflandırıldı
ve kaynak ve zaman daha fazla hayat kurtarmak üzere tasarruf edildi. Bu hastalar üzerinde tek
bir ekipman bile kullanılmadı. Her iki dalgada da, yerinden edilmiş nüfusun ortalama %50’si
savaşın başlaması ve çıkarlarıyla hiçbir ilgisi olmayan savunmasız kadınlar ve çocuklardı.
Başkalarının savaşının doğrudan (fiziksel saldırılar) ve dolaylı (sağlıksız koşullar, açlık,
enfeksiyonlar) sonuçları arasında sıkışıp kalan binlerce masum insanın ölümü adaletsizdir.
Bugün, Ukrayna'daki savaş, Gazze Şeridi ve Doğu Türkistan'daki baskı ve soykırım, daha
gelişmiş ve uluslararası tanınmış İCE'lere ihtiyacımız olduğunu kanıtlamaktadır. Bu ekipler
askeri olmamalı, uluslararası hukuk tarafından korunmalı, tartışmanın hiçbir tarafında yer
almamalı, gönüllü olarak yürütülmeli ve barış için örnek olmalıdır.
Kaynakça
Rigal, S., Pons, F. (2016). Battlefield Triage. In: Wolfson, N., Lerner, A., Roshal, L. (eds) Orthopedics in Disasters.
Springer, Berlin, Heidelberg. pp. 165-175.
Prunier, G. (1999). The Path of a Genocide. Routledge. p. 26.
Coupland, R. M. (1992). The Red Cross Wound Classification. ICRC.
Rigal, S., Pons, F. (2013). Triage of Mass Casualties in War Conditions: Realities and Lessons Learned. Int Orthop. 37(8).
p. 1433-8.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sanata Bakışı ve
Sanat Anlayışı
Derinsu Dağ, 14 Haziran 2024
Ahmet Hamdi Tanpınar bulunduğu dönem içerişinde Batı karşısında ona öykünerek
fakat ondan farklı geleneklerden geldiğini unutmadan yeniden varolma sancısını bütün
benliğiyle hisseden bir kişi olmuştur. Hayatını dogu-batı ekseninde ve geçmişine sahip çıkarak
yeni olanın güzelliğini fark etmeye adamıştı. Bu adanmışlık onu çok yönlü bir yazar haline
getirmiştir. Tanpınar, çağdaşı olan edebiyat, felsefe, ve psikoloji akımlarına yabancı kalmamış,
kendi eserlerinin iç derinliğine bunları başarılı bir şekilde katıştırmayı becerebilmiştir. Bu
sebeple onun nesirlerini olduğu kadar şiirlerini de anlayabilmek için modern Batı kültürünün
macerasını ve Türk kültürünün değişim problemlerini de bilmek gerekmektedir.
Eserlerinde bir çok estetik soruna cevap arayan yazar, türk halkının kimlik sorunu
üzerine de çok düşünmüştür, Türkiye
meselelerine kendine has yorumlar
getirmiştir. 1960 yılında yayınlanan Saatleri
Araştırma Enstitüsü, Türkiye'deki belli bir
takım dönüşümlerden sonra özellikle
devletin temel koruyucusu olan bürokrasinin
ne kadar sıradanlaşğı klişeleştiği ve
bayağılaşğının ironisidir. Bu kitabında
Tanpınar, toplumun bu değişme süresi
içindeki durumunu fertten yola çıkarak
topluma varan bir dille anlatıyor.
Tanpınar'ın roman ve hikâyelerinin önemli temalarından biri zamandır. Bunda da
Bergson’dan hareketle Marcel Proust’un etkisi dikkate alınmalıdır. Tanpınar da Proust gibi
geçmiş zamanın peşindedir. Bu geçmiş ya şahsi planda olur (kendi hatıralarının romanlarına
geçişi ya da roman kahramanlarının hatıralarının olaylar içindeki yeri) veya toplum hafızası
denilebilecek millî tarih içindedir (Huzur, Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler romanlarıyla
“Erzurumlu Tahsin” hikâyesi gibi yakın dönem tarihiyle iç içe olan eserlerinde). Zaman bir
roman tekniği şeklinde de Tanpınar’da önem kazanır. Huzur, olay olarak yirmi dört saat içine
ğdırılmakla beraber geriye dönüşlerle genişler. Böylece romanda zaman, kahramanlarının
hatırladıklarını aktüel olana taşıyan, bu niteliğiyle de eserin hem iceriğini hem tekniğini
yöneten bir üslûp mekanizması özelliği kazanır. Eserlerinde türk kültürünün içine nüfuz
etmeye çalışğı, onun inceliklerine ve derinliklerine inmeye çalışğını, hayat şekillerini
kavramaya ve değisimi vurgulamaya çalışğı görülür.
Edebiyatın pek çok türünde eser vermiş olan Tanpınar, bir romancı, bir hikayeci, bir
edebiyat tarihçisi, bir deneme yazarı olmasına rağmen, şiiri diğer edebi türlerden ayrı
tutmuştur. Daha çok sembolist sayılabilecek musiki, his ve hayal ağırlıklı şiirler yazmıştır.
Hece vezniyle yazdığı, ilk şiirleri, imge zenginlikleri ve müzikal nitelikleriyle dikkat
çekmiştir. Bu şiirlerinde kendine özgü bir sözcük ve kavram dünyası yaratmaya çalışştır.
Tanpınar'ın şiirinin çok yönlü taraflarından birisi de içermiş olduğu semboller, arketipler,
motiflerdir. Her ne şekilde isimlendirilirse isimlendirilsin, onun şiirinin iç derinliğini yapan ve
Tanpınar'ın sık sık tekrarladığı rüya, zaman, deniz, musiki, kadın, ağaç vs. unsurlardan birisi
de aynadır.
Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre şiir hayatımızın maddi tarafları ve gündelik meşgaleleri
ile bir ilgisi olmayan saf bir his uyandırmalıydı. En mükemmele varmaya çalışarak şiirde dışa
vurmak istiyordu. Mükemmele varma çabası ve hiçbir zaman tatmin olmaması nedeniyle, şiiri
edebiyatın merkezinde tutmasına rağmen hiçbir zaman üretken bir şair olamamıştır.
Tanpınar'ın bütün sanat anlayışı söz konusu edilmek istendiğinde aynı şeyin gerekliliği gibi,
şiirlerini anlamak için de yine çok yönlü bir okumanın elzem olduğu ortaya çıkar. Doğu'dan
Batı'ya, felsefeden, psikolojiye, nutolojiye, tasavvufa uzanan bir çizgide, her duvarı, insanı ve
kainatı farklı derinlik ve renklerde gösteren aynalarla kaplı bir odada imiş hissiyle kuşatan
Tanpınar şiiri; bu tarz bir çoklu okumayı gerekli kılar.
Kaynakça:
Edebiyatın Yüzü - Ahmet Hamdi Tanpınar ve Eserleri
https://youtu.be/zQPnn9sV1Jw?si=CRlYPk26w6hfB4NW
Ahmet Hamdi Tanpınar - Türk Dili ve Edebiyatı (turkedebiyati.org)
Saatleri Ayarlama Enstitüsü Roman İncelemesi Yazan: Engin Gülmüş Saatleri Ayarlama
Enstitüsü Roman İncelemesi (netinceleme.com)
Pera Palace ve Agatha Christie
Yağmur Ergör, 14 Haziran 2024
Cumhuriyetin ilanından sonra modernleşen İstanbul’un ziyaretçileri çoktu. Bu
ziyaretçilerden en önemlisi de Agatha Christie idi. Agatha, eşi benzeri olmayan Orient
Express ile sürekli İstanbul'a gidip, Pera Palace Hotel'in 411 numaralı odasında
konaklıyordu. Kaldığı odada yazı işlerini yaptığı işlemeli masası, kırmızı siyah kalın
perdeleri, ahşap zemini ve boğazın tarihi mavisine bakan bir balkonu vardı. Otelin diğer
entelektüel müşterileriyle tanışıp konuşmayı ve lüks salonunda yemek yemeye bayılırdı.
Dönemin ihtişamlı, ağır elbiseleriyle Pera'da dolaşır, yeni İstanbul'un canlı ortamından
ve Otelin lüks atmosferinden yaratıcılığı tetiklenirdi.
İstanbul'u ne kadar sevse de, kocasıyla yaşadığı sıkıntılardan sonra seyahatlerini
kısaltmaya başlar. Çok sevdiği kocasının ondan boşanmak istediğini ve başka bir kadını
sevdiğini öğrenince, bütün dünyayı bugün dahi soru işaretleriyle bırakacak o esrarengiz
olayı yaşar. Eski kocasıyla yaşadığı büyük tartışmadan sonra evi terk edip 11 gün
boyunca kayıplara karışır. 11. günün sonunda polis onu butik bir otelde, kendi soy ismi
yerine kocasının metresinin soy ismi ile bulur. Christie, ölümüne kadar o 11 günü hiç
hatırlayamadığını söyleyecek ama bütün dünya araştırmaya devam edecekti... Bu
gizemli olayın filmini yapmak isteyen Warner Bros şirketi, Hollywood'un ünlü
medyumu Tamara Rand'ı, Agatha'nın ruhunu
çağırmak için görevlendirir. Düzenlediği ruh
çağırma seansı sonunda Tamara, o 11 günlük
sırrın Pera Palace otelin 411 nolu odasında
bulunacak anahtarda saklı olduğunu söyler. 7
Mart 1979 günü Türk ve yabancı basın
Agatha'nın odasında bir araya gelir. Saat tam
17.00’da Tamara Rand telefona bağlanır ve
verdiği direktifler doğrultusunda odanın yer
şemeleri sökülür. Koca ve paslı bir adet anahtar bulunur. Efsaneye göre bu anahtar,
otelin o dönemki sahibi Misbah Muhayyeş'in şimdilerde ‘hüzünlü kadınlar yalısı' olarak
da bilinen evinin kapısını açar. Nitekim yapılan seanstan sonra Warner Bros ile otelin
yönetimi arasında çıkan anlaşmazlık sonucu bu hikâyeye kimse bir açıklık
getirememiştir. Agatha Christie'nin 11 günü ve Pera Palace'da bulunan o paslı anahtar
İstanbul boğazında adeta kaybolup gitmiştir...
Kaynakça:
https://perapalace.com/en/world-famous-author-agatha-christie-and-the-mysterious-story-
of-her-lost-11-days/
Akademik yılı adamızdan uzakta geçirdikten
sonra, Kıbrıs’taki dinginlik bize yazın
geldiğini hatırlatıyor. Yeşilin mavi ile
buluştuğu adamızın Beş Parmak dağlarından
bir görselin de aynı etkiyi bırakacağı
şünüyorum…
Gece Yürüyüşçüleri
Şayan Arıkan, 25 Mayıs 2024
Daha önce “Gece Yürüyüşçülerinin” hikayesini duymuş muydunuz?
Küçükken nene dedelerimizin bizi korkutup erken uyumamız için
kallikantzaros (yılbaşında yüzeye çıktığı söylenen gizemli, kötü niyetli
yaratıklar) hakkında hikayeler anlattıklarını hatırlar mısınız? Gece
Yürüyüşçülerinin hikayesi, kallikantzaros hakkında anlatılan hikayelere
benzerlik gösterse de onların aksine bu “hayaletler” yerli halk ve turistler
tarafından Hawaii’de sık sık gözlemlenmiştir. Kulaktan kulağa, fısıltıdan
fısıltıya, bu hikayeler dünyaya yayılmış durumdadır.
Görsel 1: Kallikantzaros
Peki bu dünyaca bilinen Gece Yürüyüşçüleri Hayaletleri tam olarak nedir? Bu ruhlar, ismi bile
insanların yüreklerine korku salan büyük bir üne sahiptir. İlk olarak, tek başına olan bir gece
yürüyüşçüsüyle karşılaşmak, kabile olarak bir geçit şeklinde ilerlediklerinden dolayı mümkün
değildir. Hikayelere göre, bu kabilede Hawaii’de düşş eski savaşçılar bulunmaktadır. Bu
savaşçılar, gömülü oldukları alanlardan veya denizden yükselerek Hawaii tanrılarının
onurlandırıldığı spesifik gecelerde savaş alanları boyunca
yürürler. Şahitlere göre meşaleler taşıdıkları, mızraklarla
donatıldıkları ve savaşa hazır kıyafetler giydikleri iddia edilir.
Bu geçit töreninin, ölen bir Hawaii kralı veya şefi tarafından
yönetildiği ve eğer bu kişi ölmeden önce müzikten
hoşlanıyorsa, yürüyüşün davullar ve ilahilerle
onurlandırılacağı söylenir. Eğer hoşlanmıyorsa, tören
tamamen sessizlik içinde yapılır.
Görsel 2: Gece Yürüyüşçüleri
Bu hayaletleri korkunç kılıp milyonlarca kişinin ilgisini çeken esas olay nedir? Eski Hawaii
inançlarına göre, bir gece yürüyüşçüsüyle göz teması kurmak ani ölüme sebep olabilir. Bu
korkunç kaderden kaçınmak için onlar tarafından verilen işaretler kaale alınmalıdır.İlk uyarı
taşıdıkları parlak turuncu meşalelerdir. Bir ölümlü, bu meşaleleri taşıyan bir grubun Hawaii
tepelerinden aşağıya doğru yürüdüğünü görürse bu, gece yürüyüşçülerinin yaklaşğının ve
ölümlülerin mümkün olduğunca hızlı kaçmaları gerektiğinin çağrısıdır. Başka bir uyarı,
uzaklardan yaklaşan davul sesi ile birlikte çok keskin bir ölü kokusunun duyulmasıdır. Bu ise
gece yürüyüşçülerinin yakınlarda olduğunu ve kaçmanın artık çok geç olduğunu ima eder.
Ölümlülerin, bahsedilen bu kötü kaderden kurtulmaları için hareketsiz bir şekilde yere yüz üstü
uzanmaları gerekir. Bu hareket gece yürüyüşçülerine olan saygı ve korkuyu belirtir ve hayatları
bağışlanır. Bir başka korunma yolu ise yürüyüşçülerden bir ruhun orada bulunan kişinin atası
olmasıdır. Yürüyüşçü atası olduğu ölümlüyü tanıdığında "Na'u" diye bağırır, ki bu Hawaii dilinde
"bana ait" anlamına gelir. Böylece kişi geçit töreninden herhangi bir zarar görmez. Gece
yürüyüşçüleri, adlarından da anlaşılacağı gibi, törenlerini gece gerçekleştirirler ve gündüz yapıldığı
gözlemlenilen her hangi bir yürüyüşün ölen bir akrabının ruh dünyasına taşındığının belirtisidir
Hawaiili turist rehberi Lopaka Kapanui, bu ruhlarla önceden yaşadığı birebir karşılaşmasını dile
getirmişti. İddiaya göre, bir turist grubunu yürüyüşçlerin patikasında olan Hawaii kıyılarında
gezdirirken Kapanui, gruba yürüyüşçülerin hangi tepeden denize doğru indiğini tahmin etmeleri
gereken bir soru sormuş. Bu soruyu altı yaşında bir çocuğun doğru cevaplamasının üzerine ailesi
çocuğu tepenin önünde resim çekmiş. Kapanui, bu resmin tepede bulunan puslu insan figürleri ve
parlak küreler içerdiğini ve herkesin resmi gördükten sonra kendi kendine silindiğini belirtir. Bunun
hemen arkasına güçlü, sıcak ve kötü bir ölüm kokusu yüzlerine vurunca Kapanui, korkusundan kaçıp
grubu arkada bırakmış. Bilinci yerine geldiği zaman geri dönüp turistleri toplayıp binlerce kez özür
dilediğini ve oradan hemen ayrıldıklarını dile getirmiştir.
Bu olaydan bir ay önce, ayın gökyüzünde görünmediği bir
başka gecede de bu ruhların varlığını hissetmiş. Manoa Çin
Mezarlığı’nda gerçekleşen turist ziyaretinde çekilen bir
resimde beliren ve bir ruh olduğu iddia edilen turuncu bir
küre görünmüş. Tur sırasında yine sıcak bir rüzgar esmiş ve
Kapanui olanların farkına ertesi gün kuzeniyle konuşunca
varmış. Mezarlık ziyaretinde bulundukları gece aslında
gece yürüyüşçülerinin geçiş törenlerini gerçekleştirdikleri
gecelerden biriymiş. Kapanui ve grubunun korunması ve
hayatta kalmalarının tek sebebi ise savaşçıların arasından
birinin Kapanui’nin atası olmasıymış. Bunun üzerine bir ay sonra sahil kenarında yaşadığı olayda
gruptan kaçmasına rağmen kendisi ve turist grubunun kurtulmalarının yine bir atasının onu tanıdığını
fark etmesinden başka bir sebep değildir.
Bu hikaye her ne kadar da doğaüstü bir hurafe gibi duyulsa da, birçok kişi gece yürüyüşçüleriyle
karşılaşş ve gece yürüyüşçüleri Hawaii kültürüne entegre olmuştur. Ancak bu hikayeler göz önünde
bulundurulmalı, şahitler ciddiye alınmalı ve yerli halk ve turistler çok temkinli olmalıdırlar. Hawaii
adalarını ziyaret etmek isteyen herkes, gece yürüyüşçüleriyle mümkün olan her türlü temastan
kaçınmalı ve hayatlarının güvenliği için verilen tüm uyarılara dikkat etmelidirler.
Kaynakça:
https://www.mysteries-of-hawaii.com/hawaiis-most-haunted/night-marchers"
https://kealakai.byuh.edu/hawaiian-legends-say-one-glance-at-the-night-marchers-could-mean-the-end-of-
your-life"
Story taken from “Night Marchers of Oahu” Video on youtube.
Görsel 3: Mezarlıktaki Turuncu Küre
SİZİN DE YAZILARINIZ DERGİMİZDE YER
ALSIN İSTER MİYDİNİZ?
Dergimizin ilerdeki sayılarında üyelerimizden gelen makalelere yer vermek istiyoruz.
Eğer sevdiğiniz konularda araştırma yapmak ve yazılar yazmak ilginizi çekiyorsa bizimle
iletişime geçmekten çekinmeyin!!
KTÖB-TR
KTÖB-TR